Kayıkcı Ahmet Nasıl Kaybolur? II

Babamı kaybettikten kısa bir zaman sonra, kendimi, etraftaki hemen herkesi teselli ederken buldum. "Üzülme" dedim "bedenen hiç acı çekmediği bir hayatı yaşadı."; "Kendini suçlama" dedim "babam hiç kin tutmazdı." Sahi, bunu neden yapıyordum?

Annemin hâli ortadaydı. Ağabeyim evleneli bir sene kadar olmuştu ve taze kurulu ailesi ile bize yetişmeye çalışmaktan henüz kendi acısını yaşamaya fırsat bulamamıştı. Ben kısa çöpü çekmiştim. Başımı duvarlara vurmaya, rakı masalarından toplanmaya, kütüphaneye geçip ders çalışmaya, anlaşılır bir biçimde depresyona girmeye lüksüm yoktu.

Babamı kaybettikten sonra ilk iş apartmanın girişine kapanmasın diye koca bir taş koyduk. Benzer bir taş, hâlâ içimde oturur. Evin kapısının önüne gazete kağıtları serip yeter miktarda galoş aldık. Sigara içmek isteyen benim odama gelebilirdi. Babamın canı için su böreği ve baklama yemek, olmazsa olmazdı. (Hemen her gün çok severek yediği yağda yumurta için 'Cenazende helva yerine yağda yumurta dağıtılsın baba' diyen ukalalığım hâlâ canımı acıtır.)

İlk on beş gündeki taziyeler şizofreni başlangıcı yaratacak cinstendi. En yakınlarım üzülmemem için ellerinden geleni yaptılar, sağ olsunlar. Fakat odadan çıkıp da salona gittiğimde karşıma çıkan hemen her konu komşu "Tutma kendini, üzül, şimdi üzülmeyeceksin de ne zaman üzüleceksin?" der oldu. Tutmadım, gerçekten şimdi üzülmeyecektim de nerede üzülecektim? Odaya tekrar döndüğüm her seferinde güldüm, koridordan çıkıp salona vardığım anda üzüldüm.

Fakat on beş günün sonunda gelen birçok başınızsağolsuncudan nefret ettim. Her kelamı "siktir et, hepimiz ölücez" anlamına geliyordu. "Bu hayat fâni" diyorlardı fanta içerken. Gel gelelim, boyunca kaç zamandır hastanelerde süründüğünden, dizlerinin nasıl da ağrıdığından, yarım saatten az olmamak kaydıyla, söz etmeyi bildiler. Ağzına gözleme teperken "Eniştenin sigortası var mıydı ya krediler için?" diyenini bile gördüm. Sahi, onu neden oracıkta öldürüp bu soruyu muhattabına sormasına yardımcı olmadım? 

Babamı kaybettikten sonra gelen ilk üç gün ağzıma lokma koymak için yanımdakilerin seferber olduğu ben, neden şimdi misafirlerimize türk kahvesi yapıyordum?

Tüm bu zaman içerisinde haşlama çay içip içim bir hoş olduğu gibi, işten eve dönerken aldığım kestaneleri kızartıp ağzımın tadını yerine getirdiğim de oldu. Yaşadığım hemen her duygu eksikliğimi, babamdan yoksunluğumu unuturmadı, sadece biraz oyaladı. Hemen herkesin hazır olduğu şey karşıma çıkacak potansiyel mutlulukları "Hayat devam ediyor"a bağlamaktı, çözemedim.

Artık kendimi toplamam, toparlamam gerekiyordu. Önümde kalan dört sınavı vermem, kazandığım bir hafta yurt dışında görevlendirilme hakkımı babamın bir yıl eğitim gördüğü East Anglia Üniversitesinde geçirmek için işlemlere başlamam, her şartta annemin yanında olmam, babaannemleri haftada en az bir kere ziyaret etmem, babamın arkadaşlarının her hafta yapılan buluşmalarına -hiç gitmek istemesem bile- katılmam, beş yıllık vadede kalan kredi borçlarını temizlemem gerekiyordu.

Önce odama girdim. Niyetim sadece ortadaki kitapları ayak altından kaldırmak ve kitaplığa yerleştirmekti. Neden bilmem, toplamak niyetinde olduğum odam daha da dağılmıştı. Ortaya çıkan manzara ne ahıra ne de savaş alanına dönmüştü. Odam, babamı kaybettikten sonraki her sabah yüzümü yıkarken aynada gözüken şeye çok benziyordu.

Canan Erbil - Mémoire Involontaire

Load disqus comments

0 yorum var