ALES

Ales için matematik çalışmam gerekiyordu fakat zamanında bildiğim her şeyi unutmuştum.

Üşenmedim, Ales'e yönelik videoları izlemeye başladım. Ağır geldi, hiçbir şey anlamadım. Gücenmedim, üniversiteye hazırlık videoları izledim. Çok karışık geldi. Vazgeçmedim, Anadolu liselerine hazırlık matematik videolarını izledim.

Olmadı, daha da geriye gitmem gerekiyordu! İlkokulda hocamın anlattığı matematik derslerini hatırlamaya çalıştım. Komşudan aldım bir tane, falan. Çok devamsızlığım olmuştu o yıllarda, parçaları birleştiremedim.


Gide gide en geriye gittim, sünnet videomu buldum. Açtım, onu izliyorum annemle. Matematik hâlâ sıfır. Biraz önce çükümü kestiler.

Canan Erbil - Kaygan Zemin

Read more

Yalnızlık App'leri

Atilla Atalay, mirc'e falan yalnızlık aletleri derdi. Etrafımız yalnızlık app'leri ile sarılmış a dostlar.

Sizi bilemem ama ben ofiste sıkılmış köpek surat efektli arkadaşları görünce yüreğime su serpiliyor. Çünkü rakı masasında toplanılmış "dostların arasında güneşin sofrasında" fotoğrafları; dıppssatada dıstaklı yanar dönerli okyanuslu dereli boğucu gece kulübü fidyoları görünce ne hayatlar yaşanıyor emenike deyü deyü kendime köpek çekiyorum. Tatil ve celebrity bacağından bakın hiç bahsetmiyorum.

Ekran elimden düşmeye görsün, anam önündeki bulmacadan kafasını kaldırıp:
- "Çıplak kadın resmi ney Berşan?" diyor.
- Nü, diyorum.

Üniversiteye başlamamdan sonra dara düştük. 21 yaşından beri çalışıyorum. Mezun olduğum gün 2 yıl 11 ay memuriyette kıdem toplamışım. Arkadaşlara zaman ayırmak gerekiyor tabii, zamanla onlar da eksildiler, e haklılar.

Okul bitince mesleğe başlamak için zorunlu staj dayadılar, bir yıldır memuriyetten aldığımın dörtte biri mayışla büroda çalışıyor, milletin evine hacze giderken "lan bize ne zaman gelecekler" diye kendime soruyorum.

Geçenlerde niyetlendim, pokemon avlamaya çıkar gibi snapchatlik fotoğraf-video olayına gireceğim tamam mı? Aradım bizimkileri, birileri duruyor sağ olsun, akşam toplanalım diye haber saldım. Anama da dedim ben bu akşam biraz geç geleceğim, diye.

"Kapıyı çalma, korkuyorum. anahtarını al" dedi. Gidemedim lan, ne bileyim, bir şey dur dedi işte. Daha zamanı var, dedi. Ben de korktum. anahtarımı aldım, kapıyı içeriden kilitledim.

Gel zaman git zaman, kendimi kurtardığımı düşünürken instagram'a snapchat özelliği geldi. Sağ olsun, bikini mayo ve bilumum ege sahili gördüm. Gerçi nasıl bir şeyse bakmıyorsun aabi sahil snapinde. Çekici gelmiyor, herkes ööyle olduğundan her halde, bilmiyorum.

Laf lafı açtı işte. Vurucu bir kapanış yapmam gerekiyor. Annemle bulmaca muhabbetinden yürüyebilirim.

- Anne bana bir tane bulmaca sorusu söylesene, dedim.
- "Dur şimdi, komşu dağ çileği getirmiş, sen işteyken yiyemedim. Gel beraber yiyelim."

Aradığım sonumu, en sonunda buldum. Dört harfli, iki kişilik: aile.

"Aslında ananas çok çıkar bulmacada, onu yaz sen."

Canan Erbil - Mémoire Involontaire

Read more

Mehmet Pişkin'in Ardından



"Bazen birisi gider ve hayatınızda bir kişilik dev bir boşluk bırakır." *

Henüz lisedeydim, hayatta herhangi bir şey olma ihtimalinin açık olduğu yıllar. Bigumigu adlı küçük bir evrende, merkez üssü İstanbul olan delidehşet insanlarla tanışıyordum. Neşe mesela, bir yandan Sadi Tekin. 

Mehmet Pişkin'i o dünyada, bu fotoğrafla tanıdım. Oha, şu dünyadaki en karizmatik adam! Can yakmayan bir mengene bulsam, kafam küçülse, boydan uzasam, tam o kadar bir şey olsam... Sonrasında gelen bir iki mesajlaşma, son cevabı ":)". Güzel işte, ben de en son gülerken hatırlıyorum.

Zweig'dan yetmiş küsür yıl sonra yeryüzüne düşen bir başka zarif tavır... Haber sitelerine "işte o video" diye düşen; aç işte, işe giderken dinle. "Ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim"in dijital uzantısı, milyon piksel hâli. Ne yaşansa yahut hangi yaşam son bulsa bile bitmeyecek bir hikâye. Teşekkürler!



* Mehmet Pişkin'in Philip Seymour Hoffman'ın intiharının ardından yazdığı girizgah


Read more

Kapağından Kitap Tanıtımı


Bob Dylan'ın Nobel edebiyat ödülü almasına benim kadar sevineni tanımadım. Koca koca, tuğla gibi kitapları kim okuyacak abi? CD'si, Youtube'u var; açar dinleriz. Oldu bitti.

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi alanında bu aralar şahane kitaplar çıktı. Hiçbirini okumadım. Ama tanıtımını yapmakta beis görmüyorum. Çoğu yayınevi editörünün bile arka kapak yazılarını, kitabı okumadan yazdığını düşünürsek, aman canım, ne uğraşacağım.

1- HUKUK METODOLOJİSİNİN SORUNLARI - Ertuğrul Uzun


Yeşil yeşil, kıpır kıpır. Dağıtımını pek beceremese de Nora Kitap bu işi biliyor. "Hukuk kitabı çıkartıyoruz, gömelim Themis'i" şiarı sıkıntılı biraz. Olsun, kadı kızı metaforu gözünüzde canlansın.

Kitabın yazarı Ertuğrul Uzun'a gelirsek; ülkemin başı yenen akademisyenlerinden, çalışkanlıkta bayrak taşıyanı. Son kale, yıkılmayan adam.

Eserin içeriğini pek bilmiyorum. Sanırım bir Orta Doğulu olarak, Batı'da bu alanda yaşanan sorunları "bak ileride bizim de bir hukuk sistemimiz olursa, böyle böyle dertlerimiz olacak" diye anlatıyor, olabilir.

Okumak lazım tabii.
Yayınevinin dağıtım sıkıntısına değinmiştim. Kalkıp kitapçınızda aramayın, üzülürsünüz. Babil.com'dan alalım, başımız ağrımaz.



2- HUKUK KURAMINI ANLAMAK - Raymond Wacks
Hukuk Felsefesi ve Hukuk Kuramına Giriş, Çeviren: Fatma Süzgün Şahin-Serdar Ünver



Bir çoğumuz Raymond Wacks'ı Hukuk Felsefesine Kısa Bir Giriş kitabından tanıdı. Ben beğenmiştim. Kısaydı bir kere. Fakat geçen zaman içerisinde büyü bozuldu. Bu kitap 586 sayfa falan. Uf!

Bir inşaat malzemesi olarak Raymand Wacks'ın söze konu, kitabı, yine de, insanda güzel hisler uyandırmıyor değil. Lütfen şu kapağa bir bakar mısınız? Sizce de Ahmet Necdet Sezer'i andırmıyor mu? Ben eski güzel seküler Türkiye'ye çok benzettim.

Kitabın yayınevi Astana. Bir yerden tanıdık geliyor, değil mi? Son yıllarda UEFA Avrupa liginde sıklıkla boy gösteren Kazak futbolunun temsilcisi, yakın geçmişte Galatasaray'la karşılaşmıştı. Yırtıcı forvetleri Tanat Nusserbayev'e dikkat etmek lazım. Yakında Fransa ve Portekiz gibi kalburüstü liglerde izleme şansı bulabiliriz.


3- SOLİDARİST KORPORATİZM VE STEPTİKLİK BAĞLAMINDA TAHAKKÜMÜ TAHAYYÜL ETMEK - Abdurrahman Saygılı


Abdurrahman Saygılı'nın temcit pilavı gibi önce "Kutsal Canavar Devlet", ardından "Kutsallık ve Rasyonellik Sarkacında Devlet" adıyla yayımlanan eseri bu sefer üçüncü yeni ismiyle raflarda. 
İlk kitaba sınırlı sayıda çıkmasından sebeple ulaşamamıştım. İkinci kitap şahaneydi, çok ekmeğini yedim. İsmi afili, ama içeriği boğmuyor, iki üç günde devirirsin yani, muazzam. Senin benim anlayacağım gibi. Seviyorum.

4- Yeni Microsoft Word Belgesi - Hamdi Gökçe Zabunoğlu
Yıllardır beklediğimiz kitap. Devletin kolluk faaliyetini işleyen, yani polisiye motifli bir eser. Sürpriz sonlu. 

Keyifli okumalar sevgili okur.
Read more

Kırmızı Kara Burası Ankara

“Sonraları kadınlara nasıl âşık olduysam, futbola da öyle âşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden.”
Nick Hornby – Fever Pitch

Hikâyesi olmayanlardan kuşku duyuyorum. Tanırsınız onları; hani şu amaçları, kariyer planları olan, soğuk İngilizce ders kitaplarından fırlayıp beş-on yıldır dibimizde biten tipler. Asla kaybetmezler, sadece risk almışlardır. Tutkuyla bağlandıkları hiçbir şey yoktur; b planları devreye girer. Ankara’nın tüm duvarlarına kırmızı sprey boyayla ‘rekabet değil dayanışma’ yazsan bile onlar kişisel gelişirler. Buyursunlar.

Hikâyem Ankara’da geçiyor. En tutamaksız yerinden de Gençlerbirliği…

Ankara 19 Mayıs Stadında İlk Maç
“Her şeyin ilki bir parça büyülüdür.” Emrah Serbes – Erken Kaybedenler

Üniversitenin ortanca yıllarında, elimi değdirdiğim her şeyin kuruduğu bir dönem geçirdim. Mezun olmama çok vardı, sayamayacağım kadar dersten kalmıştım; bir yandan devlet memurluğuna atanmıştım, en yakın arkadaşım emekliliği bekliyordu; babamı kaybetmiştim, bir daha bulamamıştım; harcım yoktu ya borcum çoktu; benim olmayan bir hayatı yaşıyordum. Bu durumu değiştirebilmek için yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

Herhangi bir cumartesi günüydü ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Ev artık benim evim değildi. Önce Kurtuluş parkına, oradan da Sıhhiye köprüsüne kadar yürüdüm. Gar’ın önünden geçip Gençlik parkına doğru ilerlerken 19 Mayıs Stadından gelen sesleri duydum. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu ve maça gittim. Formasız ve kimseyi tanımazken.

Gençlerbirliği sahasında Gaziantepspor’la oynuyordu. Kendi hâlinde, olduğu kadar güzel bir oyunla çoktan bir-sıfır önde gidiyorlardı. Her şey bir yana Antep’in orta sahası felaketti! İyi bir orta sahanız yoksa geriye düştüğünüz bir maçın sonunda nasıl galip gelebilirsiniz ki? Babam benim orta sahamdı.

Maçı Antep kazandı. Henüz daha Gençler’in kaybetmesine üzülecek zamanlar gelmemişti. Ortada daha büyülü bir mevzu dönüyordu. Hâlimin Gaziantepspor’dan iyi olduğunu, onların geriye düştüğü maçı felaket orta sahalarına rağmen kazanabildiklerine göre, benim de kalan hayatımda neler neler yapabileceğimi düşünmeden edemedim! Varoluşsal problemler kahrolsundu, yaşasın futbol!

Şimdi düşünüyorum, o ilk maçtan çıkarabileceğim bir ders daha vardı: Fazlasıyla Gençlerbirliği’ne benziyordum. Her şey yolunda giderken birden, sebebini anlamadan kaybedebilirsin. Özellikle Ankara’da.
 

Tribüne adım atmadan önce sahanın yeşilini gördüğün ilk an
Çoğu kimse doğuştan Gençlerbirlikli olmaz. Takım, bu yönüyle Ankaragücü’nden ayrılır. Belki bir sempati duyarsınız, neticede şehrinizin takımıdır. Yavaş yavaş maçlarını göz ucuyla da olsa takip etmeye başlarsınız, hiçbir iddiası olmasa bile her sezonunun ayrı bir hikâyesi vardır.

Ve sonra, aydınlanma. Neden maçlarına gidemeyeceğiniz o malum şehrin takımını tutasınız ki? “Büyük” olmak zorunda olmadığını fark edersin. “Genç” olmanın kıymeti anlaşılır. Artık olmak istediğin kişi değil, kimsen o’sundur. Gençlerbirlikli, adı bile güzel.

Stat önü köftecilerinin isinin sisinin arasından geçip suçlu gibi demir parmaklıklardan çelik kapılardan içeri girdiğinde ilk önce sahanın yeşili görünür. İstediği kadar televizyonlarda dönsün dursun, biraz sonra bir daha asla tekrarı yaşanmayacak bir oyun oynanır. Senin önünde ısınan oyuncu belki de yarım saat sonra takımını öne geçiren golü atacaktır. Arkanda yüzü olmayan binlerce insan aynı sözü bağırır. Yavaş yavaş yerine geçersin; dur, oraya oturma, geçen maç uğurlu gelmemişti, en iyisi yan koltuğa geç.  

Birkaç maçtır gördüğün yüzlerin birer ismi olduğunu öğrenirsin. Önümüzdeki sezon yerine oturana kadar tek tek selamlaşacaksın. Eğer maça gelmedilerse meraklanacaksın. Sakin ol, işi çıkmış, her şey yolunda, iki hafta sonra tekrar bir arada olacaksın.

“Burası Ankara burdan çıkış yok”
Her sene aynı senaryo! Ligin ilk maçlarında bol keseden puanlar kaybedip küme düşmemeye oynuyoruz; ardından üç-beş antrenör değişiyor ve üst üste alınan galibiyetlerle paçayı sıyırıyoruz. Hatta biraz daha puan kazansak Avrupa’ya bile gidebiliriz de işte, neyse. Birkaç ay sonra yeni sezon başlayacak.

Mevsimler, sezonlar, iç ve dış transferler gelip geçerken ben, aynı güne uyanıyorum. Eğer üzerinde gezinmeye çalışıyorsanız hayal kırıklıkları cam kırıklıklarından daha fazla can yakar. "Zamanla geçer" dediklerinde içime su serpmediklerini, hay aksi, daha fenalarıyla karşılaşacağımı anlıyorum. Benden ayrılan her parçamı, yarım kalan hikâyemi arkamda, Ankara’da bırakmaya karar veriyorum.

Malum şehre gidiyorum. Kafaya koydum, Avukatlık stajımı orada başlatacağım. Koca koca binalar, aman aman ofisler, bembeyaz yakalar, let’s continue in english, yes orrayt, biz sizi ararız, fasa fiso, pokemon taso… Onlarca başvurum reddedildi, beni arkadaş olarak görüyorlarmış. Puan veya puanlar almaya gittiğim deplasmandan eli boş dönüyorum.

Döndüğüm gün kendi sahamızdaki ilk maça rastlıyor. Valizimi otogarda emanetçiye bırakıp Gençler’in maçına yetişiyorum. Köftecileri geçip çelik kapılardan giriyorum. Sahanın yeşili tekrar karşımda, nasıl bıraktıysam öylece duruyor. Arkama yüzü olmayan binlerce insan aynı sözü bağırıyor. Fakat bu sefer sözün asıl anlamını kavrıyorum: “Burası Ankara burdan çıkış yok!”

 
Canan Erbil - Ephemeral Cities


Read more

O Günler

Sonra
geçen her gün söyler dururum
"gelmesin o günler"

İsmi Nazım Değil


Read more

Çöp Kovasının Yanındayım

Yolumdan çıktığım, daha doğrusu hayatta hiçbir yolum olmadığını fark ettiğim günden beri ayaklarım yere daha sağlam basıyor. Koşmuyor, yürümüyor, önüme takılacak taşlara denk gelmiyor ve en nihayetinde düşmüyorum. Duruyor, duruyor, duruyorum.

Herkes ceza sahası içerisinde yaşanan karambolde gol ümidiyle birbirini ezerken, şöyle sahanın orta yuvarlağına yakın kısmında bekliyorum. Lütfen top gelmesin, defanstan seken top önüme düşmesin. Zaten biraz zaman geçse oyundan çıkmak istediğimi işaret edeceğim.

Tüm bunlar olup biterken, yani hiçbir şey olmuyor ve günler dışında hiçbir şey bitmiyorken birileri kalkıp "yanlış yaptığımı" söylüyor, söylüyor, söylüyor, söylüyor....bak buralar hiç bitmek bilmiyor.

Oysa hiçbir şey yapmadığımı yalvarabilirim.
Sadece kötü olmadığı için iyi biri sayılanların arasında bile değilim.

Sırf seni sevmiyor diye kalpsiz ilan ettiğin, kızdığın kimse olmadı mı? Oldu. Ne zaman sonra saçmaladığının farkında vardın mı? Belki. "Beni neden sevmedin" kadar saçma bir cevap hiçbir sınav kağıdına yazılmamıştır.

Yanlış hatırlamıyorsam her küme kendisinin alt kümesidir. HERŞEYSENDEGİZLİ değil; nereye varmaya çalışırsan çalış yine kendine çıkarsın. Hem iki de sanıldığı kadar kocaman bir sayı değildir; mutlu sona çıkmaz. Günü gelir elbet bir olursun.

Sınıfta küme çalışması yaptığımız günlerde ne yaptıysam aynısını yapıyor, boş küme olmayı seçiyorum. Çöp kovasının yanındayım. Sipsivri uçlu kalemlerimi bitene kadar tekrar tekrar tıraşlayacağım. Tükenmeye yakın bir ucu bir kıçı kalmış güdük hâline bakıp sebepsiz bir keyif alacağım. Eğer yeterince keskinleşirse kendime batıracağım. O kalemle bir çift kelime yazmayacağım.

Canan Erbil - Kaygan Zemin

Read more

Hiç işte!

Unutmaya yüz tuttuğum bir takvim her yıl onar gün geriye gidiyor diye yarın seni görmeye gideceğiz. Kalbim çarpıyor, hâlâ çekiyorsun ayağımın altından o küçük ve kocaman dünyayı. Bence ölmemeliydin ve ölüm matematikten hiç anlamıyor. Oysa ölüm uzak ve yakındı bize, ben Deniz'lerden bahsederken sen adını Adnan'dın.

Eğer kaldıysa kaşlarını çat ve sinirli bak baba. Her zaman yaptığın ne varsa yap, yaşamaktan başka. Elinden geliyorsa, elin kaldıysa... Çünkü hiçlik'tesin. Adem değilsin ki topraktan gelip toprağa gideceksin.

Yavaş yavaş normale dönüyorsun. Yokluğunun ilk ayındaki peygamber mertebesinden iniverdin. Kusurların konuşmaya başladılar ve tekrar babam oldun. Eksikliğin yine eksikliğin, yokluğun yokluğum. Fazla uzağa gitmiş olamazsın, buraya bilindik bir espri gelecek.

Nasıl mıyım? Zeki Müren'in kırk beş dakika bitmek bilmeyen şarkısı gibi, her gece, durmadan, hep sana, hep seni... Nasıl mıyım? Annem hapşuruyor ve bil bakalım kim çok yaşa diyor?

5 no'lu kapıdan gireceğim, ilk açık sağa dönüşü görene kadar devam edeceğim, sonra sola dönüp yattığın yeri elimle koymuş gibi bulacağım. Elimle koydum, kimi kandırıyorum?

Biraz konuşmamız lazım. Ne var ki artık asla karşılaşamayacağız. Bir hayat bittiğinde özlemek, hayat boyu sürüyor. Hayat mantıktan hiç anlamıyor baba. Benden bir tane daha olduğunda sen olacağım. İki hâlin imkansızlığı... Gel gömelim seni tarihe desem? Kelimelerle oynayamazsın, yerin dar.

Neyse, kalanını yarın konuşuruz, gitmek istemiyorum ya yanına, sanki hiç oraya gelmeyecekmişim gibi, kolay mı kabullenmek, insan kendine yakıştıramıyor, dört köşe mermer iki avuç toprak görünce geçer mi özlemek, dünyada olan da ölen de dünyada kalıyor, hiç işte!


Canan Erbil - Ephemeral Cities


Read more

Ticari İşletme

Gözlerin sözlerime
hür teşebbüsün kaleleridir!
Sana pazar günleri açılacağım.

İsmi Nazım Değil



Read more

Hapşıranlar ve Kalbi Bir Saniyeliğine Duranlar İçin

"Nasılsın?" sorusuna "iyiyim"den başka cevap bulamayacak kadar fena olduğunuz zamanlar vardır. Var mıdır? Bende biraz olacak! Yok mu canı çeken? Kim istesin! Fena yerine erik olsaydım bunlar başıma gelmeyecekti ya, neyse... Bu kadar soru, kısa cevap ve kendimle konuşmam sanıyorum okur için can sıkıcı olacaktır. Canım okur! Misafirliğe gittiği evde ufak çaplı bir aile tartışmasının ortasında kalmış gibi hisseder kendini. Oysa usta yazar, marketteki makarna reyonunun hemen yanına ketçap ve mayonez çeşitlerini koyabilendir.

İnanma! Dikkatli okur bu sözü bir önceki paragraf sonuna bağlayacaktır ama gerçekte hiç de öyle değildir. Bakın nasıl da yanılabiliyoruz. İnanma. Gözleriniz görse, okusanız; kulaklarınız duysa, dinleseniz; Kurtuluş Parkında bir Cumartesi el ele tutuşup dokunsanız bile.

Çok yaşa okur! (Lütfen bu sözümü bir kenara yaz, ileride mutlaka lazım olacak)

Benim aklım pek basmaz ama dünyanın basit bir denklemi vardır. Dünyaya bir kere gelirsin ve onun en az iki kere ayaklarının altından kayıp gidişine şahit olursun. Allah o kaydırağa sıralı biniş nâsib etsin ey okur!

Unutma! Ölüm bir son değildir, fakat yalnızca hayatta kalanlar için.


Canan Erbil - Mémoire Involontaire

Read more

Kayıkcı Ahmet Nasıl Kaybolur? III

Soru: Babam eve döndüğünde çikolata kaplı sürpriz yumurta getirsin diye yalvardığımda X yaşımdaydım. Babamın ölümünden 4 ay sonra doğacak yiğenimin yaşı ile o zamanki yaşımın toplamı bir elin parmaklarını geçmez. Şimdi kaç yaşındayım?



Verilenler:                                                     İstenenler:
1) Babam sürpriz yumurta getirmedi.           1)Güçlü olmam
2) Yiğenimin doğumuna 3 ay kaldı.             2)Annemin yanında
                                                                       olmam
                                                                     3)Babamın borçları
                                                                    4)İş yerindeki emir
                                                                       ve talimatları
                                                                       ivedilikle yapmam
                                                                     5)Ne zaman istersem
                                                                     hiç çekinmeden
                                                                     arkadaşlarımı aramam



Canan Erbil - Mémoire Involontaire

Read more

Kayıkcı Ahmet Nasıl Kaybolur? II

Babamı kaybettikten kısa bir zaman sonra, kendimi, etraftaki hemen herkesi teselli ederken buldum. "Üzülme" dedim "bedenen hiç acı çekmediği bir hayatı yaşadı."; "Kendini suçlama" dedim "babam hiç kin tutmazdı." Sahi, bunu neden yapıyordum?

Annemin hâli ortadaydı. Ağabeyim evleneli bir sene kadar olmuştu ve taze kurulu ailesi ile bize yetişmeye çalışmaktan henüz kendi acısını yaşamaya fırsat bulamamıştı. Ben kısa çöpü çekmiştim. Başımı duvarlara vurmaya, rakı masalarından toplanmaya, kütüphaneye geçip ders çalışmaya, anlaşılır bir biçimde depresyona girmeye lüksüm yoktu.

Babamı kaybettikten sonra ilk iş apartmanın girişine kapanmasın diye koca bir taş koyduk. Benzer bir taş, hâlâ içimde oturur. Evin kapısının önüne gazete kağıtları serip yeter miktarda galoş aldık. Sigara içmek isteyen benim odama gelebilirdi. Babamın canı için su böreği ve baklama yemek, olmazsa olmazdı. (Hemen her gün çok severek yediği yağda yumurta için 'Cenazende helva yerine yağda yumurta dağıtılsın baba' diyen ukalalığım hâlâ canımı acıtır.)

İlk on beş gündeki taziyeler şizofreni başlangıcı yaratacak cinstendi. En yakınlarım üzülmemem için ellerinden geleni yaptılar, sağ olsunlar. Fakat odadan çıkıp da salona gittiğimde karşıma çıkan hemen her konu komşu "Tutma kendini, üzül, şimdi üzülmeyeceksin de ne zaman üzüleceksin?" der oldu. Tutmadım, gerçekten şimdi üzülmeyecektim de nerede üzülecektim? Odaya tekrar döndüğüm her seferinde güldüm, koridordan çıkıp salona vardığım anda üzüldüm.

Fakat on beş günün sonunda gelen birçok başınızsağolsuncudan nefret ettim. Her kelamı "siktir et, hepimiz ölücez" anlamına geliyordu. "Bu hayat fâni" diyorlardı fanta içerken. Gel gelelim, boyunca kaç zamandır hastanelerde süründüğünden, dizlerinin nasıl da ağrıdığından, yarım saatten az olmamak kaydıyla, söz etmeyi bildiler. Ağzına gözleme teperken "Eniştenin sigortası var mıydı ya krediler için?" diyenini bile gördüm. Sahi, onu neden oracıkta öldürüp bu soruyu muhattabına sormasına yardımcı olmadım? 

Babamı kaybettikten sonra gelen ilk üç gün ağzıma lokma koymak için yanımdakilerin seferber olduğu ben, neden şimdi misafirlerimize türk kahvesi yapıyordum?

Tüm bu zaman içerisinde haşlama çay içip içim bir hoş olduğu gibi, işten eve dönerken aldığım kestaneleri kızartıp ağzımın tadını yerine getirdiğim de oldu. Yaşadığım hemen her duygu eksikliğimi, babamdan yoksunluğumu unuturmadı, sadece biraz oyaladı. Hemen herkesin hazır olduğu şey karşıma çıkacak potansiyel mutlulukları "Hayat devam ediyor"a bağlamaktı, çözemedim.

Artık kendimi toplamam, toparlamam gerekiyordu. Önümde kalan dört sınavı vermem, kazandığım bir hafta yurt dışında görevlendirilme hakkımı babamın bir yıl eğitim gördüğü East Anglia Üniversitesinde geçirmek için işlemlere başlamam, her şartta annemin yanında olmam, babaannemleri haftada en az bir kere ziyaret etmem, babamın arkadaşlarının her hafta yapılan buluşmalarına -hiç gitmek istemesem bile- katılmam, beş yıllık vadede kalan kredi borçlarını temizlemem gerekiyordu.

Önce odama girdim. Niyetim sadece ortadaki kitapları ayak altından kaldırmak ve kitaplığa yerleştirmekti. Neden bilmem, toplamak niyetinde olduğum odam daha da dağılmıştı. Ortaya çıkan manzara ne ahıra ne de savaş alanına dönmüştü. Odam, babamı kaybettikten sonraki her sabah yüzümü yıkarken aynada gözüken şeye çok benziyordu.

Canan Erbil - Mémoire Involontaire

Read more

Kayıkcı Ahmet Nasıl Kaybolur?

Aslında hayat güzel ama ben biraz kötü oluyorum. Nefes almadığımı itiraf edeyim. Nefes veriyorum. Vaziyetimdir, artık kalbim yok.

Bir kayığım olsa, tam şuracıkta. Biraz olsun kalmışsa adımda, son adımda. Vaziyetimdir, içinden deniz geçmez şehrimde.

Gidilecek bir yer arıyorum. Nereye? Berşan'a sorsan en fazla bakkala kadar. Ateş almaya gelmiştim zaten, benden bu kadar. Vaziyetimdir, miras diye onu burada bırakıyorum.

İçimden geçen kediler evini özler, döner dersen: Oğlum, bulunduğun yerden ne de güzel, uzaklar!


Canan Erbil - Mémoire Involontaire

Read more

Dünlerin Getirdiği IV

Otuzlu yaşlarıma geldiğimde, "nasılsın" sorusu sorulmadan anlatılan her hâlin en korkunç ilk yardım çağrısı olduğunu anlamıştım. Altmışımda ölürken "bu sefer iyi kaybettik" diye ağlamıştım.

Yaşadığım hayatın henüz bir numarası olmayabilir fakat tüm renksizliğine rağmen onu seviyorum. Hiç beklemediği bir anda ellerinden tutup "Ne olursa olsun, sen benim hayatımsın ve bu asla değişmeyecek!" diyorum. Beni anladığını düşündürecek hareketler ve olaylar meydana getiriyor. Sonra, uzun süre konuşmuyoruz.

Tüm bunlar olurken bir kadın beni seviyor. Ben başka bir kadını seviyorum. O ise başka bir adamı seviyor. O adamı hiç sevmiyorum. Zaman bu şekilde akıp giderken; birbirinin fotokopisi olabilecek ilişkilerime vurulu "aslı gibidir" mührünü görmezden gelemiyorum.




Canan Erbil - Mémoire Involontaire

Read more

Dünlerin Getirdiği III

Gecenin bir vakti uyanıp da yapacak hiçbir şey bulamadığımda, en iyisi mi kendimi tarttığımda; gün geçtikçe kötü bir adam olmuşluğumu 'epistemoloji'den çok daha rahat anlıyorum.

"İyi" denilen şeyi bir hâl, bir olay olarak düşünmeyip bir "kişi"ye indirgeyen; o kişinin kaybıyla "iyi"liğini kaybeden herkesin içine düştüğü çukurda olduğumu biliyorum. Biliyorum çünkü, ancak sigaramı yakmaya çalışırken etraf aydınlanıyor.

Yine de ben, her güne esirgeyen ve bağışlayan arkadaşların adıyla başlıyorum.




Canan Erbil - Mémoire Involontaire

Read more

Dünlerin Getirdiği II

Piri Reis'i pek severiz. Sırf arkasında var diye 10 liralık banknottan başkasını cüzdanımızda taşımaz, illa AVM'ye gideceksek Panora'ya gideriz. Dedik ya, sırf Piri Reis!

Ayın kırkı olmuş! Para mı kalır cepte? Bak bu lafı da Ali abimden öğrendim. Kipa'nın kıyı köşesinde oturup nohutlu pilav yedik. Otoparka geçerken Uludağ Kebap'ın önünde "Şşşş, zenginler! Biliyoruz çok şey değil ama, bir liraya pilav yedik lan!" diye bağıran cıvık ve mağrurlar bizdik.

"Fakirlik iyi bir şey aslında" dedim, "kimse seni kazıklayamıyor!"
"Ulan en fazla 1 lira kazıklanabiliriz be!" dedi Onur.

Kalan son sarma sigarayı da aramızda döndürdük. Biz Onur'la 7 yaşımızdan beri beslenme çantamızı paylaşırız.




Canan Erbil - Mémoire Involontaire

Read more

Dünlerin Getirdiği I

Babama benzemekten çok korkardım.

Bir keresinde gülüşüme "aynı baban gibi gülüyorsun" demişlerdi de, ne yapacağımı şaşırmıştım. Neyse ki Mustafa abim vardı, bir süreliğine onun gibi gülerek mevzuyu kapatmıştım.

Durduğum yerden baktığımda babamdan 'biraz' daha başarılı, 'biraz' daha eline yüzüne bakılır, 'biraz' daha sanat sepetini doldurmuş, 'biraz' daha rüşd-ü ispata girişmiş, 'biraz' daha eli kalem dili kelam tutan bir adam olduğumu anladım.

Babamla aramdaki 'biraz'a bir ömrü sığdıracağımı hiç bilmezdim.




Canan Erbil - Mémoire Involontaire

Read more

Bağış

Elbet bağışlanır bütün günahlar
Tanrı da bize bir hayat bağışlamadı mı?

İsmi Nazım Değil






Read more

Başlığından Kısa Öykü: Bir İdam Mahkumunun Son Günü

"Son arzun nedir?" diye sordu cellat. Gözlerine baktı, her şeyi anladı.







Read more

İntifada


Ve ben bilirim taş, kağıt, makas tutarken ellerim
Taş demenin
Sapasağlam olmadığını
Filistinli çocuğun elindeki kadar

İsmi Nazım Değil





Read more

Baba Olunca Ağlarsın

“Şimdiden bu kadar ağlarsa ...”
Susmuş kalmıştı işte, devamını getirememişti bir türlü. Dünyanın bin bir türlü hâli, şimdiden düşünüyor besbelli.

Elindeki plastik bardağın kahve dolu kısmı(olumlu olan) azaldıkça, şeffaf kısım doğumevinin rengiyle doluyordu. Şöyle bir havaya kaldırıp “Bukalemun gibi şu meret, nereye tutarsan orayı gösteriyor” dediğinde kimse onunla ilgilenmedi; her biri başka elinin başka parmağından başka biçimde tırnağını kemiriyordu.

Çok ağlıyordu ama, çok. Gelir gelmez sevmemişti işte dünyayı.

“Hemen de büyürler, gözünü kapamaya fırsat vermeden. Bir bakmışsın okula başladı derken, yanında bir herifle gelir de anlayamazsın olanları.” Kolay mıydı kız çocuğu büyütmek? Sıfatlar sıralanıyordu gözünün önünde bir bir. 'Zor' geçiyor şimdi, şeridin ortalarına doğru 'daha zor' geçiyor. Her daim geçiyor ama 'sabır'.

Durum zarfları aldı yerini sonra: 'Gizli Özne'si olacak elbet, söylemeyecek hiç. Şimdi bizi de beğenmez! Saçları da uzayacak ama, ipek gibi olacak.

"Bırakmam ki onu kimseye, işten eve gelene kadar baksa annesi kâfi. Saatler nasıl geçecek bilmem, ya o beni bekleyecek mi? Apartmana girişimde anlayacak mı ayak sesimden, koşacak mı hemen kapıya?
Ya kapıyı görürse, görüp öğrenirse? Açmak isterse sonra, açıp evimden kaçmak isterse? Giderse ya da gidip geri gelmezse? Başka bir şehirde okur, başka bir yerde olursa...
Duymazsa ya beni?
Dizime mi söyleyeceğim kızımı sevdiğimi?
Ya sesim çıkmazsa? "


Canan Erbil - Mémoire Involontaire

Read more

Bir Ayrılık, Bir Yoksunluk

Sen burada olsaydın ben de burada olurdum
Sen yoksun, ben yoksun

İsmi Nazım Değil





Read more

Allah Rahmet Eylesin Diyen Çaydanlık

Ölüm, var olumunu noktalamaktır!

Telefonun çaldığında "Nasılsın? Uzun zamandır görüşmüyorduk" desinler istersin; "Ben öldüm. Uzun zaman görüşemeyeceğiz!" asla değil!

Sema Ablanın annesi öldü. Birden bire oldu, hayatına nokta kondu. Alıştıra alıştıra değil. Beyin kanamasıymış: hayatı kafada bitirmek!

Taziye evlerinin ziyareti Diyanet İşleri Başkanlığının çıkardığı genelgeye göre yapılır. Evin büyükanne kokusuna bulanması, ikramlarda pide ve lahmacun dışına çıkılmaması, Yasin-Tebareke-Amme üçlüsünün ardından okunan duayı ilk bitirenin "Alluuaaeehö" diye hırlaması hayati önem arz eder.

Elbette Sema Ablanın annesi melek gibi bir kadındı! Kaç yetim doyurduğunun kısaca hesabı, evin en büyük çocuğu tarafından dua sonrasında ifade edilir. Hep böyle olur!

Hep böyle ölür insan! Dünya ve ahiret arasında oynanan "El Fatiha"nın ardından tribünlerden "Alluaaehö" yükselir diye bekliyordum. Boşuna! İçeriden başka bir ses duyuldu: "Çayınız oldu!"

Konuşan çaydanlık... Sema Ablanın gelini almış. Duaların kabul olduğuna yoruyorum. Cennette çay servisi çoktan başlamış.



Read more

Ufak Öykü: 8

3 rakamını gördü. "Anne! Bunun yarısı nerede?" diye sordu. Hayatta her şeyin bir eşi olduğunu sanıyordu. Böyle de çocuk işte!


Canan Erbil - Ephemeral Cities

Read more

Nietzsche Dağlar Bizi Bizden Ayırmış

"İki çay söyleyebilir miyiz?" diyor, "İki çay!" diyorum.
"Evet" diyor, ellerimle zafer işareti yapıyorum. Müdürüm, dört işlemi parmak hesabıyla yaptığımı sanıyor.

Misafirimiz çok güzel. Diğer güzel kadınlara çok benziyor. "İnsan insana benzermiş..." diyor ve işte adamı olan kabarık bir cüzdanla karşımda oturuyor. İçimdeki kuş, her insan biricikcikcik ötüyor!

Adımı kendimden başka birinde ilk defa duyduğum dizide baş rol oynamış kadın, yanındaki Cüzdan'dan duyuyorum.

Cüzdan, yurt dışında fesleğen okuduğunu ve Nietzsche'yi bizim kadın düşmanı biçiminde yanlış tanıdığımızı, oysa Feminist olduğunu ve liseli kızlara yaptığı seslenişte "ekmeğinizi elinize alın!" sözünü ısrarla vurguladığını iddia ediyor. Gerçekse bıyığımızı keseceğiz. Nietzsche ve ben...

Misafirimiz bulduğu gibi bırakıyor, masanın üzerine telefon numarasını. Yolcu ettiğim sırada ben değil ama elim çok sıkılıyor. O sırada Cüzdan'ın telefonu çalıyor, misafirimizi arabada beklediğini işte bir şekilde ifade ediyor.

O giderken "Hanımefendi!" diyorum, "Cüzdanınızı unuttunuz!" Karşı koltuğun üzerine şöyle bir bakıyor, geri dönüp alıyor çantasını. "Sağ olun" diyor. Ne laf ama! Sanırsın ki ölüyorum.


Canan Erbil - Kaygan Zemin

Read more

Ayna

Sevdiğim
bir ayna vereceğim sana
ellerinle saçımı tara!



İsmi Nazım Değil





Read more

Bir Gün Karşılaşırsak


"bir gün karşılaşırsak yine seninle
bir an baksam da sana özlemle
benden eski sevgiyi bekleme"

(gökhan abur/bir gün karşılaşırsak)


1975... Doların dolar olduğu sene. (1 dolar yaklaşık on beş türk lirası edermiş o zamanlar)

Türk popu böyle bir yıl görmüş müydü a dostlar?
Delisin, Ah nerede, Gençlik başımda duman, Malabadi köprüsü, Nerelerdeydin, Aşk dediğin laftır, Estarabim, Bim bam bom, Sen mevsimler gibisin, Sen gidince, Tamirci çırağı ve daha bir sürü şarkının doğum tarihidir 1975..

Trt, Eurovision' a katılma kararı alınca Türkiye elemeleri için genç şarkıcılarımız "Hoca cumaya yetişir di mi bunlar?" gazıyla vermişler kendilerini sanata, vermişler müziğe. La minörler, fa diyezler, sol anahtarları Üsküdar' dan boğaza bakınca rahatlıkla görülebiliyormuş o zamanlar, yaa yaa.

O yıllardan bir ses işte
Gökhan Abur. Eurovision şarkı yarışması Türkiye elemelerinde göğsünü siper ederek finale kalmayı başaran, şimdilerin tok sesli Ntv hava durumu sunucusu. Zamanının saman alevi şarkıcısı, meteoroloji mühendisi, enternasyonel alanda ülkemizi temsil etme hakkını Semiha Yankı'ya kaptırmış zat ı şahane. Şimdilerde bir çoğumuz onu "İyakjamlaar değerli seyirjiler" gibi j aliterasyonlarıyla tanıyor, televizyon ekranından.

Yazıdaki görselin altında geçen söz
Gökhan Abur'a 75 yılı Eurovision Türkiye finalistliğini getiren "Bir gün karşılaşırsak" şarkısından. Şarkının sözleri Çiğdem Talu'ya ait. Seneler içerisinde unutulup, yıllar sonra televizyonlarda balkanlardan gelen soğuk hava dalgası muhbirliği yapan Gökhan Abur'a kaderin söz yazarları yazmış sanki şarkıyı.

1977 senesine gelelim, yine Gökhan Abur'da durup "
yasak aşk" şarkısına kulak verelim.

Sözlerini
Bülent Pozam ve Deniz Banoğlu yazmış. Girişteki melodiyle insanı şarkıya hapsedip, 3 dakika 03 saniye boyunca sözleri yalnız bırakmayan müziği ise Selmi Andak icra etmiş; ki kendisi bu şarkıdan sonra en asil duygunun insanıdır benim gözümde.



Read more