Konur Kitabevi Kabusu (KKK)

,

"Şurda güzel bir yer biliyorum.. Geçen gün gittik Özge yle.. Böyle entel dantel amcalar, teyzeler oluyor hep.. Duvarlardaki fotoğraflar da şahane, tam bizlik bi' yer gibi." diye tanımlıyordu.. Nereyi? Konur Kitabevi ni..

Tam 'bizdik' bir yerdi.. Bulunduğu binaya girdiğimizde "Bak bunun tepesinde de Anarres vardı" diyerek konuya ne kadar hakim olduğumu, 'güzelim ben buraları dört bin kere gezdim, gördüm, yendim, yedim' dercesine de manevralar yaptığımı olanca görselliğiyle önüne serdim.. Evet, bir taraftan da işaret parmağım Anarres Cafe nin eskiden olduğu terası gösteriyordu..İlk başta herşey normal gibi görünüyordu.. O, burasını güzel bir yer biliyordu.. Beni de her bir tatlıyı, pastayı güzelce yer biliyordu..

Hanımlar beyler yuvarlak masa halinde dizilmiş, ülkenin değil de şiirin nereye gittiğini tartışıyorlardı.. O sırada yanımıza gelip verdiğim napolitan makarna siparişini getiremeyeceği, çünkü çocuğunun rahatsızlanması nedeniyle ustanın gittiğini ve onun yerine tost gibi ıvırlardan hazırlayabileceğini söylüyordu sonuna "Abi" lakabı getirilirse hoş kaçmayacak kişi.. Lakabı asla ve kat' a Hakan Abi, Samet Abi gibi birşey olamazdı.. Ya Ender Üstad, ya da Timur Bey arasında giden bir ünvan skalası vardı.. Türk şiiri nereye gidiyordu bilinmez ama, menüdeki en tırt tabağın önüme gelmesi benim epey gücüme gidiyordu..

Dışarı çıkmaya en müsait, yerli yerinde durmaya na müsait olduğunuz yıllar ve vakitler tanıştırsınız Ankara nın bir ergen ömrü süresince yönetilen ve 11 den sonra otobüs kalkmayan caddeleriyle.. Ufak bir İzmir-Ankara karşılaştırması yapmak gerekirse; İzmir de 'Akşam 11" olan bu vakit, Ankara da 'Gece 11' halini alır.. Ben, bu şehirle tanışma vaktini çoktan geçmiş ve evimin güzergahına giden son otobüsün çırpınışlarına yetişmeye çalışırken ve apar topar masadan kalkarken birisi bize "Telefonunuzu unuttunuz" diye bağırıyordu.. Unuttuğunu sandığı O' nun telefonuydu, onun unuttuğuysa bizim henüz kalkmak için yeni toparlandığımız..

"Yok unutmadık, toparlanıyoruz, alıcaz.." dememize verdiği "Hep böyle başlar unutmalar" cevabından belliydi gecenin şu vakti bile kendisini unutamayıp, aradan geçen gün sonrasında bile kısa mesajlarımızda kendisine hürmetle yer vereceğimiz.. Bu da yetmezmiş gibi "2 tane mesaj geldi size, duydum" deyişi de, o gün bir türlü yiyemediğim makarnama harika bir sostu.. Kaldığımız yerden toparlanmaya devam ediyorduk ki çantam da telefonun yanındaydı.. "Aa bak çantamızı da unutmuşuz" dediğimde bu sefer o sustu..

Tabi tüm bunlar O' nla beraber geçenlerde yaşadığımız bir husustu.. Ama yerin Blogger oluşu ve bütün olayın daha henüz yarısını anlatmış olmama rağmen koca bir sayfa yazı yazdığıma dikkat edersem, tüm bunları O' ndan başka kimsenin sabırla okuyacağını düşünmediğimde şimdilik burada kesiyorum.. Belki serinin ikinci yazısı "Unknow" da yakın zamanda yerini alır.. Görüşmek üzere bunu okuma sabrı gösterebilen insan, görüşmemek üzere unutulamaz Konur sapığı..

galaksimden bir kare

,

(resmi büyütmek için ne yapman gerektiğini biliyorsun)

"O kutudaki kızın yanındaki şey de ne?" diyen pokemonlar için sözü Rehber' e bırakıyorum..

"Bir havlu der rehber, gezegenler arası bir otostopçunun yanında bulundurabileceği en kullanışlı şeydir. Pratik değeri yüksektir, göğüs göğüse kavgada şraklatarak kullanmak için ıslatabilirsiniz; başınıza sarıp zehirli dumanlardan veya korunmak için kullanabilirsiniz. Daha da önemlisi bir havlunun çok büyük psikolojik değeri vardır. Herhangi bir nedenle bir gezgin (gezgin: otostopçu olmayan) otostopçunun yanında bir havlu taşıdığını keşfederse, doğrudan doğruya bir diş fırçasının, bir kar maskesinin, sabununun, bir paket bisküvisinin, matarasının, pusulasının, böcek zehrinin, uzay elbisesinin olduğunu da varsayacaktır. Dahası gezgin, eğer yanınızda bunlar yoksa, her nasılsa "kaybetmiş" olduğunuz bu nesneleri ve daha bir çok malzemeyi size seve seve verecektir. Gezgin, galaksiyi enine boyuna gezen, didinen, uğraşan, korkunç tehlikelerle savaşan, kazanan ve hala havlusunun nerede olduğunu bilen birinin, açıkça kayda değer birisi olduğunu düşünecektir."

Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi - Douglas Adams

telveririm sır vermem

,
yazdıklarımı bir süredir bloga eklemediğimin farkındayım.. sebep ne üşengeçlik, ne yemekteyiz, ne de obama.. bu sefer başka..
yakında blogun bir köşesinde yer bulacaktır zaten, şimdilik sadece görseli ekliyorum..

bloglar dünyasını takip ederken aklımın bir köşesinde yer bulan düşünceler, fikirler, söylenmemiş sözler, yorulmamış yorumlar var.. teker teker blog sahiplerine yazmaktansa izninizle kendi blogum aracılığıyla sahiplerine buradan sesleniyorum;

- esma yeni çizimlerini blogger dünyasından esirgemesin !
- solar "pizza" yazıp bırakmasın blogu.. illa ki bırakacaksa önce tadım pizzadan tatsın, sonrasında bıraksın nereye bırakacaksa..
- seray; çook mutluyum çok..
- ugenist kim? geçtiğimiz günlerde ankara da okuduğunu itiraf eden bu esrarengiz hanfendi gerçek hayatta berşanist kişisiyle tanışıyor mu? anial sorularına yanıt bulabilecek mi?

kahveyle açıp kahveyle kapatalım..
ardından gulhüler elhamlar okunan mehmet efendi kahveleri neden bu kadar hoş oluyor?

Hrant için Adalet için

,

"evet gözümüz var toprağında bu vatanın,
ama koparıp götürmek için değil,
en dibine gömülmek için..."
~ Hrant Dink




Amma sevmiştik Televolelerin, pazar keyiflerinin haftanın şık ve rüküşlerini.. Galiba ondan neden, ne diye, ne için, kimler tarafından öldürüldüğünden çok altı delik ayakkabısından bahsettik uzun uzadıya..

2 yıl geçti,

Bir yerlerde harita bulmuşlar, toprağın altından bir-iki yıllık silahlar, tüfekler çıkıyormuş.. Hem de ne hikmetse tertemiz!! Demeleri o ki, yakında herşey açığa çıkacakMIŞ, aydınlık Türkiye olacakMIŞ!!

Böyle işte.. Ektiğimizden biçtiğimiz bir tek tüfekler-silahlar..
Toprağın en dibine de gömülen sen ve nice aydınlar, aydınlıklar..

2 yıl geçti,

Biz toprağının üstünde çıkan kardeşlik ağacına tırmanıyoruz, hala ve hala.. Belki tökezleriz ama, düşmeyiz merak etme.. Bizim ellerimiz ölüm değil; yıkıldığında çantandan düşen barıştan, sevdadan, kardeşlikten tutar..

Hala ve hala..

Bal Böcii

,
"Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini blogunda dev bir bloggera dönüşmüş olarak buldu."

Önceleri soğuk havalarda yazdıklarımın-çizdiklerimin başlarını sokabileceği bir yuva olur diye açtığım berşanist blog, bugün kendisine katılan bir videoyla iyice modern zaman oyuncaklarına dönüşmüş buluverdi kendini..

Paylaşmamak olmazdı.. Kendisi bal, kendisi böcek.. "00:56". saniyedeki kopuşa dikkat..

video

alkışlarlayaşıyorum' dan parantez' e teşekkür.. alkışlarlaizliyorum..

iki süt bir ekmek bir de Sanatçının Atölyesi

,
Ceren, akıllı olsan yaptığın seramiklerin aynısını kek kalıbına döker, güzelim muhallebicinde satarsın!

İçimdeki kurabiye canavarını ortaya çıkaran seramiklerin sahibi Ceren' le, bir süre atölyesinde bulunduğum usta Cezmi Orhan' ı da içine katarak çıkmış vitrine Sanatçının Atölyesi..

En azından bir Dost önü bekleyişimizden zaman çalıp ayak-üstü okumalı.. Ya da ilk fırsatta almalı bunu, çünkü sanatçılarımız aç.. İnanır mısınız aylardır pipomu kemiriyor, oturma odasında yaktığım kepimle ısınıyorum..

* * *

"Efendim? Birileri Don Kişot diye birisinden mi söz etti? Evet, sistemin çarklarına karşı girişilen savaşlar genellikle hüsranla sonuçlanıyor. Yine de bu yapılanmaların gelecek vaat eden potanisyellerini azımsamıyorum. Sadece piyasa güçlerine kafa tutmak hayli zaman alan bir iş ve bunun sonucu da ne yaparsan yap sanatsal üretimin bir biçimde azalmasına yol açıyor.
O halde sanat, sanal alemin çevrimdışı mevzusu mu oldu? Eh! Bir parça..."
Özgür Ceren Can


"Ne zaman bir prensip, din, sanat, bilim ve felsefe doğrudan siyasetin aracı haline geliyorsa orda bir ahlak tartışması başlamıştır."
Cezmi Orhan

bunları biliyordunuz #1

,

Gustave akıllı adamdı..
Kadını, o "bacaksız", güzel mi çirkin mi bilemem tabii.. Tek bildiğimiz, giydiği uzun çorapların sık sık düşüyor olduğu..

Evin beyi akıllıydı dedik ya, bu uzun çorapların ucunun bacağa bağlanabileceğini düşündü.. Sonra da birkaç çelik-komakla Paris'in orta yerine dikti kadınının havaya bakan tek bacağını..

İlk bahsettiğim icadına yiğeni Jarti Yer' in adını vermese de Gustave Eiffel' imiz, ikincisi gayette ailedendi..

Mimarı olduğu Eiffel kulesini tamamladıktan üç ay sonra ölse de; umarız kendi icadı jartiyerle güzel zamanlar geçirmiş, gözü açık gitmemiştir..

akorsuz keyiflere arpej basan yazı

,
Beyninizin atmaya kıyamadağı 4-5 yaş anıları, sanrıları vardır..
Bilinçaltınızın bir köşesinde yer etmiş ilk aşkların, ilk öpüşlerin, ilk terkedişlerin hemen arkasına katlanmış; olur da bir gün hatırlanmayı bekleyen..

Benimki de Bugs Bunny Aristoluğu, Şeker Filozof Decartlığından gelen "bu insanlar ne için yaşıyor?"culuktu..
Cevabını da dört kenarlı bir alette gördüğüm türlü çizgiselden çoktan bulmuştum; tüm o insanlar birilerini arıyordu..

Otobüsünü beklerken sabırsız kalıp saatine bakanlar, büfelerin camlarına bozukluk tıklatanlar, çabuk çabuk kepçelerle kumpirleri doldurup tepsiye fırlatan ustalar... Sanırdım ki hepsi O' nun telaşındalar.. İsim de verememiş, benzerlerine uyduramayıp O adını takmışlardı.. Tüm hayatları O' nu beklemek üzerineydi.. Beklerken de sıkılıp birkaç iş yapıyorlar işteydi, amandı..

Sıra bana da geldi diye düşünmeye başlamıştım..
Eee koca adam olmuştum artık, tek elimle salondaki koltukların ön bacaklarını kaldırabiliyordum ne de olsa !!
Şimdi yağmurlu günlerde neden kahvaltımı ekmek arası yaptırıp oturma odasındaki camın önüne kurulduğumu, her "İn artık mermerin üzerinden, üşütüp hasta olcaksın!" laflarını "ya git yaa!" diye tamamladığımı, akşam 6 olup Yalan Rüzgarı' nın başladığını anneme haber vermem gerektiğinden kırıla-sıkıla camın başından ayrıldığımı -belki okuyorlarsa- bizimkiler anlayabilir..

Yağmur yağıyordu, seller akıyordu.. Bugün "Arapkızı" kesin camdan bakıyordu.. Bakıyordu işte!! Karşıdaki küsür yüz konutluk öğretmenler sitesinin bir camındaydı, ben de gün boyu O'nu bulmaya çalışıyordum..

Bir süre için hayatınız bir dönüm apartmansa, empati yoksunu sempati sebebi çocukluğunuzun hayata baktığı tek pencerenin olduğu oturma odasındaysa, pek tabii karşı apartman komşuları Arapkızı, apartmanların hemen arkasında görülen yeşillikler de "Şu yeşiller Rize mi Şeyda Hala?" sorusunun "Evet" cevabı olurdu..

Nitekim olmuştu da..
Planım belliydi; o yağmurlu günlerin birinde merdivenlerden inip yolun karşısındaki apartmandan Arapkızını alıp, beraber Rize(!)' ye gidecektik.. Yağmurlar duracaktı.. Yağmur olmayınca da yerini dünyanın etrafında döndüğü sobaya bırakacaktı.. Ama yine de O isterse beraber camdan bakabilecektik.. Bu sembolist ilişkimiz karşılıklı anlayış üzerine kuruluydu yani..

Yağmurlu günlerde mermer üzeri bekleyişlerim uzun süre devam etti; tüm o sürelerde oturduğum yerler ekmek kırıntılarına da ev sahipliği yaparak..
Ta ki bir gün rüyamda aynı yolun karşısına bisikletimle geçerken gökyüzüne yükseldiğimi görünceye kadar..

Rasyonalist ve aydın bir çocuktum.. İnsanları dünyaya leyleklerin getirmediğinin bilincindeydim.. Yalana lüzum yok, öpüşüyorduk işte.. Uçmak için de ölmek gerekiyordu.. Başka türlü açıklayamıyordu bu rüyayı alabrus kesimli velet kafam..

Belki çok biliyordum, belki rüyamda malum oluyordu.. Öyle mağaram falan da yoktu Tanrıyla buluşacağım, belli ki beni böyle çaldırıp-kapatıyordu..

O zaman; artık yağmur görüp cam kenarına beklememem gerektiğini..
Bu zaman; otobüs sabırsızlığının eve-işe yetişmek, büfe camı tıkırtılarının biskrem ve çeşitli tekel gazetelerini çabucak koltuk altına sıkıştırmak, el yakan patateslerden bir an evvel kurtulmak için olduğunu anlamıştım..

Yağmuru sevmiyorum..
Yağmur yağıyordu..
Uyandığımda kafam kazan olmuş, Beyin Beyimiz vücudumun cümle evsiz organellerine kepçe kepçe çorba dağıtıyordu..
Seller akıyordu..
Arapkızı kimdi, nerdeydi, nasıldı geçmiş günü, şimdi neler yapıyordu?

Sonkara

,
(tıkla ki büyüsün)

shell yeah

,
(Resimin boyutunu birazcık emek ve sevgiyle büyütebilirsin.. Yok be, sen tıkla büyür o..)

Rapçiii !! (yaftalamayın)

,
güzel ve yalnız ülkemin rapçilik kurumu hakkında yakın zamanda yayımlamayı düşündüğüm 4 cilt yanında 5 gaflik promosyonuyla raflarda yer alacak eserimde de değinmeyi düşündüğüm bir konudur 13 yaş ve üzeri rapçilik hareketleri..
bu engellenemez hareketlerin de asabiyeti, tutarsızlıkları, afedersin anaya babaya isyanları küfürleri hakkında bir yazımın da konu başlığıdır..

- amerika daki doğu-batı kavgasını "anadolu yakası-avrupa yakası" diye ithal etmek nasıl bir zihin ürünüdür? neden bu istanbul mutlakiyetçiliği? karadeniz ve egedekilerin canı yok mu? herifçioğulları da tutup "dağları kıyıya paralel uzananlar ve dik uzananlar" diye çatışsalar ya..


nedir bu "vücut hatlarım görünmesin" düsturu, xxl bedenler.. 45 kiloluk adamsın, lcw den south blue ya bile atlayamamışsın, zeki bebeden 7-13 yaş arası giyinirken nasıl bir kıvılcımlanmayla mefruşat alanında 5 beden birden level atladın ?

- küfretme lan terbiyesiz herif!
nice yıllar 7 cihanda rock dedik, progressive dedik, isyanımız var dedi ama "madafaka!" da kalakaldı ecdadımız, sınırını bildi.. senin atarın kime böyle?

- headbanglere kafa sallama, pogolara depiş dendi; gizli gizli ağladık bar çıkışlarında, hep içimize attık .. anadolu insanıyız sonuçta, progressive bir yanımız var bizim..
afedersin de kıçlar başlar aynı oynuyor, eller havayalar eller alaya olmuş "yoooww yoooww" diye geziliyor.. ercan saatçi eller havayasından farkın ne ola?

bit...

kendi ayaklarım üzerinde seksek oynıycam

,
(göz sağlığın açısından resmin üzerine tıklayarak büyütebileceğini hatırlatmak isterim)

Jelibon gibi

,
Sevgili Kayıkcı Familyası;

Küsür senelik evladınızım; bir kere olsun fasülyeden, pilavdan, nohuttan, enginardan, patatesten minyatürümü yaptınız mı ?


Pasta süslerinden, glikoz oranı yüksek şekerleme ve hamurlardan yapmış Esma kendisi gibi bu tatlı Berşanbon' u ..


Baston şekerlerime de kavuştuğuma göre yarın ilk işim yeşil hırka almak-aramak olacak..

Barıştan dost, çizimden post olur

,

(göz sağlığın açısından üzerine tıklayarak büyütebilirsin)

Kişisel blogun güzel yanı bu işte.. O an ne hissedip yazıyorsan, çiziyorsan, belki ikisini birlikte yapıp ekliyorsan buraya; "olmadı.. anlamadık.." gibi şeyler duyunca pek dertlenmiyorsun.. "Olsun.." diyorsun, "Ben anladım bişeyler.. Anladıklarımı anlatıyorum.."

Bir yandan kavruk patlamış mısır, bir yandan Death Note anime-dizisi izleyerek geçen dakikalarımda aklıma gelen bir karikatürü ekledim buraya.. Ve eminim ki birçok kişinin bu çizgiselden haberi bile yok.. "Ay bu ne böyle hiç bişii anlamadım :S" demeden önce ya da dedikten sonra buraya tıklayarak bu çizgiseli izleyebilir; o da içinden gelmezse 4 köşenin içerisinden hoşuna gidecek naif bir yan bulabilirsin..

"Beni mi çizdiiğğiin? ay bana hiç benzememiş bu!" gibi bağışıklık kazanılan laflar bir yana; bir "post"un altına yazılan tek bir yorum bile Kasım sıkıntıları içersinde geçen, üzerine işemeyi bekleyen doluşmuş karabulut günlerin çekilmezliğinden bile seni alıp, koparıp; 3ü1 arada bardağına dördüncü yapıyor.. Eğer şanslıysan da yanına ilişen tatlılar-şekerler koyu grini turunculara boyuyor..

şimdiki zaman

,

Beatlesdan Sesler Korosu eşliğinde kendi müzikalimi oynuyorum..

İçinde geçen tek türkün Emre Aydın olduğu internet anketinde 'aşağıdakilerden hangisi daha çok ergendir'i oyluyorum.. Emre çok teşekkür ediyor..

AuSözlük ün zirvelerindeyiz.. Serayla sinek avlıyoruz.. Alea' nın sonbahar-kış kreasyonunu Umut Sarıkaya hazırlamış o gün, Eskiz'in boşluğuna uyuyoruz.. Bir süre gidiyorum, döndüğümde Makarenalar ve yazarcanlar masaların üzerinde oynarken; masanın üzerine bırakılan defter sahipleri, kısa günün zirve karını kırtaasiyede yeni deftere yatırıyor..

Kanatlarını almamış yanına biri, o sebep bineceği otobüse uğurluyorum.. Sövgülü Melih Gökçek, sana sesleniyorum.. Haftanın belli günleri Kanatkente giden araç trafiğini uyku cücelerine ve sarı tatlı-mantı sahiplerine kapattığın ve ordan geçen otobüslerin geliş süresini uzattığın gün oyum senindir.. Eti senindir, kemiği senindir.. Bu önerim ve seçme ve seçilme hakkında birgün konuşalım..

Zaman sonra ilk kez sahalara dönüyorum, üsttelik golle.. Tribünlerden fırlatılan "Aman yapma"lar eşliğinde okul bahçesindeki yerimi alıyorum.. Radyoaktifspor'u Eklemspor karşısında 1-0 öne geçiren golü attıktan sonra burcumun özelliklerini taşıyan bir dans yapıyorum..(hayır, yengeç burcu değilim)

Biyolojik saatim tokyo' ya ayarlı, bir yerlerden japonca küfürler duyuyorum.. ikinci el kötü sözlerin sahibi olucam bir gün, şimdi sadece uyuyorum..

ameliyat sonrası

,
- okulu bırakıcam, fırat olcam..

(büyütmek için üzerine tıklamalısın)


ta smyrneika tragoudia

,

bir ton sebep yazılabilir neden ankara değil de izmir de yaşanılacağı için, fakat en önemlisi lokma olsa gerek..
bir hava alayım, biraz düşüncelere dalayım, üç beş vitrin bakayım diye dışarı adım atarsınız.. adi bir pastanenin önünden geçerken çeker canınız lokma, muhtemelen de taze bitmiş olduğundan muadili halka tatlısı alayım dersiniz.. ankara nın ibneliği de işte burada başlar..

başka zaman gani, fakat tam lazım oldu ya.. bir 10 ykr çıkmaz.. "abi 10 kuruş çıkmadı yalnız, helal edicen" diye de yancı bir ağza bürünürsünüz.. gaddardır ankara esnafi, üçün beşin hesabını yapar.. "öyleyse y.rak tatlısı alıver yeğenim" derler.. efendim afedersiniz bu y.rak tatlısı da halka tatlısının bükülmemiş halidir.. yesen bir türlü, yemesen bir türlü..

duyduk ki bu lokma tatlısı izmir de her köşe başında, tüm kitapçılarda ve müzik marketlerde "ölünün ruhuna değecek" şekilde dağıtılırmış, 10 kuruşun da hesabı yapılmazmış.. bence yegane sebebidir bu izmir de yaşamak için..

bir de teorim var izmirin kızlarıyla ilgili, ileriki nesillere kaynak olsun diye yazıyorum.. efendim yok izmirin kızları şöyle güzel, yok böyle sempatik diyenler var ya... hah, işte onlar izmirli kızların ta kendisiydi ilk başlarda! "büyük izmir projesi"adı verilen bu projenin amacı; izmir deki çirkin kızların civar illere* göç ettirilmesi ya da evden çıkartılmaması ve bu şekilde de "izmir in nesi meşur?" sorusuna "lokmasıı" dedirtmemek.. insanlığın varoluşundan beri süre gelmiştir izmir in kızlarıyla lokması arasındaki bu rekabet..

*bahsi geçen illerden bir tanesi de ankara dır; kaynak olarak ankara daki izmirli ingilizce öğretmenlerini gösterebilirim.. göstermem ama yok.. haritadan silinir il yeminle.. talan edilir, yerine "hayalleriyıkılanlarapolis" diye bir şehir kurulurdu..

(İzmir hakkında yazmak istediğim bi ton yazıdan sadece biri; hatta ilk olanı.. Son gidişimle ilgili olanı da yakında bloga geçerim heralde..)

Radyoaktif yazı

,

Tanıyanlarınız bilir ki damarlarımda gezinen ve keyfekeder pıhtılaşmayan kanlarımdan sebep hemofili adı verilen yaşam tarzına sahibim.. Hakkında başka kelimeler de kullanılıyor ama bence diğerleri saçma ve gereksiz..

Kısaca tanıtmam gerekirse hemofili seçici olmaktır; "ne iş olsa yaparım abi"cilik karşıtıdır, öyle her bulduğun kıyafeti üstüne geçirmemektir.. Uzun ve dar çorapların 50 metre yakınımda bulunmama kararı var.. Araya kişisel zevklerde girince "aldım çıktım alışverişi"ciliği yapamıyorum ben..

Bir de hakem olmaktır.. Mahalle maçlarında bacağını şişirmemek için oynayamayıp, eksikliği hissedildiğinden bir şekilde oyuna dahil edilmek istenilendir..

Bunlardan neden mi bahsediyorum?
Hakem olmaktan bıkıp "show must go on" sesleriyle sahaya girmemden ve güzel ve yalnız ülkemin kullanmam gereken ilaçları uzun süre benden saklayıp, şimdi de sırf "pahalı" diye kullandırmamasından dolayı ayak bileğimden cuma günü radyoaktif bir operasyon geçireceğim..

"Neler hissediyorsun?" dersen perşembe akşamı güzel İzmir' e tekrar gitmenin ve özlediğim insanlarla bir şekilde tekrar görüşecek olmanın keyfini sürüyorum..

"Ameliyat sonrası ne olcak?" diye de sorarsan derim ki bileğimi ısıracak radyoaktif örümcek sonrası örümcek adama dönüşeceğim.. Tek farkım daha bencil bir süper kahraman olmak; dünyayı kurtarmak yerine kendimi kısa zaman için uykusuzluk sebeplerimden kurtaracağım..

Bir çeşit "Bir süre aranızda olmıycaam" yazısı değil bu, yarım aylık ev istirahatinden dolayı can sıkıntısından daha sık yazacağımın habercisi.. Evde kaldığım sürece her türlü kafayı yiyebilir, Nicole Kidman misali harikuleyt laflarına Bülent Ersoy gibi belirsiz ama fıtıkedici cevaplar verebilirim..
Göreceğin tutarsa birkaç film kapıp kapıma dayananabilirsin ey bunu okuyan..

yerli punisher

,

"yeni bir konspet kahraman üzerinde çalışıyorum.
muhtemelen bir yada iki bölümlük bir film çekilecek
kahramanımız kendi halinde sevgi insanı bir birey
ve internet bağlantısı ile besleniyor. günlerden bir gün abisi olan kötü adam, internet bağlantısının kesilmesine sebebiyet verip kahramanı büyük bir hezimete uğratıyor.
kahraman bunun üzerine punisher gibi intikam yemini ederek abisinin peşine düşüyor.
final sahnesinde kahraman abisini gırtlaklarken abisi, "sadece bir kazaydı, böyle olsun istememiştim diyor."...
ama velhasıl abi ölüyor. sonrasında flashbacklerle geçmişe yapılan dönüşlerde aslında abinin suçsuz olduğu, elektrikçinin beceriksiz olduğu anlaşılıyor.
tam burada film marvel çizgi romanı gibi olan atmosferinden bir anda suçsuz bacısını vuran küçük emrah filmi atmosferine bürünüyor...
kahramanın ismi eksik sadece."

imza
kardeş berşanist

epi-sode birr kiii üüç!

,
Otobüsteyim..
Hani şu yarım saate yakın beklenilenlerinden ve bekleme kuyruklarının da nokia 5110dan beri süre gelen yılan oyunundaki gibi arttıkça arttığı ve geriye doğru kıvrılanlarından birinde..

Aslında otobüse çok sık binmem.. Bindiysem de ya gideceğim yere metro yoktur, ya param, ya da o an için boş otobüs gözümün önünde duruyordur.. Yapmam gereken tonla görev-ödev olmadığında veya birisi bana gün içinde seni seviyorum demediyse yürümeyi pek tercih etmeyişimden olacak; sabrımın sınırlarını zorluyor ve kendimi otobüste buluyorum..

Herhangi bir mp3 çalar yanımda olmasa da bireysel oyunlara dalıyorum.. İki elimin işaret parmağını kulaklıkmış gibi sokuyorum kulağıma.. Kafamda, Alara' nın bundan epey zaman önce " 'kaçarim kalabaliktan' dediğinde aklıma geliyorsun" deyip yolladığından olacak, sessiz eller çalıyor.. Şimdi kalkıp karşımdakinin kulağına parmağımı uzatıp "ehehe baksana negzel şarkı bu.. dinlesene şunu bi.." diyesim geliyor.. Sağ parmağımın mı yoksa sol parmağımın mı bass sesleri çaldığına karar veremediğimden boşver diyorum, bencillik yapıp yine kendim dinliyorum..


Yanımdaki otobüs amcası da diğer türdeşleri gibi pek meraklı.. Bir süre kullanmam gereken elimdeki Dr. Gregor House yahut A Clackwork Orange Alex' i misali bastonuma ilişiyor gözleri, omzuyla dürtüp "Maç yaparken mi oldu?" diyor..
Hani birşeyi ilk anlattığında zevk alırsın, ikincisi keyif verir, üçüncüsü şahanedir, dördüncüsünde kelime ve beşincisinde cümle eksiltirsin... 6.sı bıktırmıştır artık.. Ben bıkmıyorum da dilimde tüğ kalmadığından olacak beynim bugün bi garip; kendine oyuncak arıyor.. "Yok" diyorum, "Manavgatta rafting yaparken botumuz devrildi.. En yakın arkadaşımı gözlerimin önünde kaybettim.."

Sonra o gürültülü otobüs sus pus.. Acımı paylaşıyorlar.. Gözlerim kederlense de anlattıklarımdan sonra, alt dudağım piç piç sola seyiriyor.. "neyse" diyorum, "herşeye rağmen hayat devam ediyor, bir nehirden yuvarlanırcasına!!"

(p)İç ses: Oha oha oha terlik herif! kaptırma bu kadar kendini, ölümün duşa kabin penceresinden olacak.. Karşıdaki apartman teyzesi "kadersiz yavrucak" özneli cümleleri çoktan sıralamaya başlamışken nasıl bi nokta koyuştur öyle muhabbete?? mazoşist yumurta, dediklerimi unutma !!

ondokuz ..

,
(büyütmek için üzerine tıklamalısın)

söyleyeceklerimiz var

,


"Aabi" diyor, "Niye duruyorsun ki benim yanımda? Sen de gitsene.. Hem, hem kim bana niye baksın lan?"
Cevap veremiyorum ben, en taraftar cümlelerim orta yerinden kopmuş, kelimeleri top top düşmüş yerlere, tutup da yakalayabildiklerimi söylüyorum, bir işe yaramıyor..

Sanıyor ki yalnızlık sınavında en kazık kitapçık ona gelmiş, o da yetmeyip kaydırma yapmış a-şıklarında.. Yenilgiyi de sevmediğinden olacak, saat 5 te etüt almış.. Kantine geçmiş iki tosta blok ders yapıyoruz..

Aslında söyleyebileceğim çok şey var.. Önce sorular.. "Canım biz yeni yıla gireli çok oldu, sen hala 2 takvim geriden geliyorsun.. Hiç mi hatırlamıyorsun beni? Bir pos bıyıklı post modernist felsefe azmanının ipiyle az mı indim kuyuya? Şimdi gelmiş bana dünkü beni anlatıyorsun!"

Olmazdı, inanmazdı.. 'Default' mahalle abisi tavrıyla "biz de genç olduk, biz de sevdik.. ama koyvermedik senin gibi" demek, dersine eşofman getirmediği için öğrencisine karnede 1 düşüren bedencilikten farksızdı.. Hem sonrası yanlış anlamalar, ben oldum adamcıklığı yaftası ve türlüsünden akıl verme zevzekliği.. Hiç gereği yok..


"Tabii, senin tuzun kuru!" diyor, yetmiyor sıvıyor üstüne "Okul dışında yok ki görüştüğün benle.. Turkcell bir, sen iki.. En çok mesaj ikinizden geliyor da biri kontörün bitti diye, seninkiyse 'geliyorum, yok yazdırma' " diye..

Bir an nefes almıyorum, o arada bir yolunu bulup burnumdan içeri giriyor Utandırma Böcükleri.. En geniş midemi buluyorlar, başlıyorlar tepinmeye..
Tamam diyorum kendime, onun da gidicem dersane çıkışlarına.. Ne kadar zamanı mı alır ki hem?

Yanyana gelmeye görelim belki onun da annesi arar zaten "nerdesin, seni almaya geldim" diye.. Bakarsın yediği tost boğazında kalır, türlü bahanelerle 10 dakikası 2 kontörden aslında otobüs durağında olduğunu falan anlatmaya çalışır telefonda, basar gider önümden..
Uyuz olurum çok, sonra aslında uyuz olmamışım hatta o kadar anlayışla karşılıyormuşum ki keyfim bile kaçmıyormuş sırıtışımı yaparım, sonra da gider.. Zaten son zamanlarda yapmadığım şeyler değil bunlar.. Günde 30 dakikacık falan spor oluyor bana da..

* * *
Hani bazı hikayeler vardır bir başka hemcinsin hakkında yazılan, aslında ona ilk başta nasıl önyargılarla yaklaştığını ve onu tanıdıkça da yaptıklarından nasıl pişmanlık duyduğunu anlatan.. Bu anlattıklarımın onlarla hiçbir ilgisi yok.. Anlatma ihtiyacı adlı bilgisayar oyununun geçen gün bitirdiğim bölümüydü yazdıklarımın hepsi.. Şimdi ben de sana anlattım, diğer bölüme geçiyorum..

no surprises - dünün anlam ve önemi

,

(resmin üzerine tıklayarak büyültebilirsin)


İlk çizgi öyküm / rüzgar çekiştiriyor atkımı

,
Gerçekten birçok şeyin ilk olduğu zamanlarda çizmiştim..
İlk roman kahramanı olmuşluğum, o güne kadar yazdığım herşeyi ikinci kat erkekler tuvaletinde üzerine işiyerek takdir edişim, merkez üssü Olgunlar olmak üzere Ankara' nın cemil cümle banklarını keçeli kalemle Şiir Harp ve Malüller Derneğine çevirişim ve cümlelerimi yetersiz bulup çizgileri de yanıma almam o zamanlara rastlar..

O günkü yarım ağız entel lirik berşan' ı uzay zaman bükümü alet edevatlarıyla getirsem yanıma ağzının ortasına iki tane çakar geri yollarım evrenin körüne.. Ama öncesinde, şimdilerde yanımdaki ve istemsizce uzağıma düşen en yakın insanların o günlerde hayatıma girenler olduğunu hatırlayıp "çok şanslısın piç!" derim.. Sonra tekrar ağzının ortasına iki tane çakıp yollarım..

başlıyoruz ... (resimin üzerine tıklayarak büyütebilirsin)

****



"Son karesi gibi Red Kit'in
batan güneşe doğru
sürerken atımı
'gitme kal' demeni bekliyorum
ama yalnızca
rüzgar çekiştiriyor atkımı"
~ sunay akın




Love of My Life

,
Ankara ne garip şehir ..
Arsenikce doygun.. Dağların kıyıya dik mi yoksa paralel mi uzanacağı telaşından uzak, step ne kelime, bozkırın ortasında bir medeniyet, ilim irfan yuvası..

Yılın üç yüz atmış küsür gününde oksijenini tüketiyorum yaz kış demeden.. Ha ben diyorum da, Ankara' nın ne kadar umrunda bilemeyeceğim.. Varoluşundan süregelen birşey sonuçta, tutsam desem ki şubat ayında "kışdasın Ankara kışdaa! ", dönüp bana "biz görevimizi şeyapıyoruz yiğenim" der mi bilemiyorum?

Saçlarım üç numaradan hallice.. Sakallarımı okuttursam sünnet olacak, cennette bir adım daha yaklaşacağım.. Havanın santigrat derecesinde 40' ı çıkmak üzere.. Tecavüzcü coşkundan hallice bir kolsuz tşörtüm ve parmak arası terliğik var üzerimde.. Pazar pazar nöbetçi eczane bulabilirsem elimdeki le' cola Calcium Sandozla bir bütünlük arz edecek, Nuri Alço' ya en içten selamını yollayacak vaziyette..

Ve sen.. Hayatımın aşkı.. Her geçen gün kendisine bir adım daha yaklaştığım.. evimin kadını, çocuklarımın anası, mutfağımın aşçıcı, yatağımın afedersin tatlı şeysi.. Burda olma be.. Çıkma karşıma ne olur?
Ben bu bitik ve gudik haldeyken, Ankara' nın Esenboğa - Akyurt köyünde, siteden devşirme yazlıkta yahut kasabanın içinde bulma beni..

Yıkık arabayı dökük bir dükkanın önüne çekmiş, gözüme çarpan kızıl ve ötesi ışınları olanca pervasızlığımla gözlerimi kısarak engellemeye çalışırken takındığım şu Kenya orangutanları vaziyetini almış; parmak arası terliklerimin tekini bacağımı sallarken yolun ortasına yanlışlıkla fırlattığım anda tek ayağımın üzerinde akıl almaz figürler sergileyerek kendimi yolun ortasına atmışken çıkma karşıma ne olur!

Bir Türk Milli takımı kadar şanslı olamayabilirim, senin gözünde 1-0 yenik duruma düşeceğim şu hali son dakika golüyle toparlayayım.. İlişkimizi uzatmalara götürmeden kupaya yaklaştırayım.. Şu haldeyken ben en fazla golden sonra sus işareti yapan Tuncay Şanlı olabilirim işte; bir takım kuşlara ve güvercinlere sus işareti çekip, senin beni şu vaziyette farketmemene çalışırım..

Şu Esenboğa otobüsünden inen sen misin? Hayatımın aşkı, çekil ve kaykıl bu anın penceresinden! Kaykıl ki görmeyesin parmak arası terliğimin eşini gözlerinin önünde.. Görmeyesin terliğe doğru koşuşumu, sana dönüp ellerimle "fırlatt fırlaaat" yapışımı.. Görmeyesin bedenimin tüm Yeşilçam tacizci tipleriyle esir alınışını..

Hayatımın aşkı, beni görme ne olur.. İnme ve çek git bu bozkır topraklardan, en hızlı adımlarca bir sahil kasabasına.. Kafanı kaldırıp bana bakma ki tek ayağımın üzerinde rahatça zıplayayım .. Ve geleyim yanına.. Bana ait olanımı alayım.. Parmak arası terliğime kavuşayım..

"Hayatımın aşkı, beni incittin,
Kalbimi kırdın ve şimdi beni bıraktın,
Hayatımın aşkı görmüyor musun
Geri getir onu geri getir onu
Aşkı götürme benden
Çünkü sen bilmiyorsun
Onun benim için anlamını"

kürek yazı

,
Büyük felaketlere ihtiyacımız yok..

Herşey yavaş yavaş tepe taklak olur hani, bütün vazoların tuz buz olduğunu farkedersin, yolunda giden hiçbir şey, binip de kurtulacağın hiçbir araç bulamazsın etrafta.. Yalnızca teki kullanılmış 2lik Ego kartları koleksiyonun yaşını başını almıştır artık, alıp da gitmiştir, gidip de bitmiştir..

Uzatmayayım..
13. havarim de geldiğine göre yemeğe geçebilirim.. Yazının devamını okumak isteyen kesmeşeker' den ne zaman gitti tren i dinleyebilir.. Hepimize afiyet, bal, şeker ....

Bit fiil

,


(resmin üzerine tıklayarak büyütebilirsin)

Eylül Nöbetleri

,


“oysa yalnızca eksik uykularım var benim. birkaçı güzellikten olmuştur belki. bir çift mavi göze dikip de kendiminkileri hiç kapayasım gelmediği, sevdiğim bir kitabı bitirmek için, ustamı dinlerken, ya da olup biten puştlukları unutmayayım diye uğraşırken eksik kalmıştır.
.

lazımsa yani, uyu sen şimdi… unutma ama uyu...” Atilla Atalay

Dolmuşlar, otobüsler boş kalmıyor hiç.. Arkadan inenler, ortadan binenler, merdivenden kayanlar, taciz edilen bayanlar, yorgunluk hattıyla uyuyor numarası tuşlayanlar.. Ciddi bir yolcu değildim ben, tek amacım indi-bindi yapmaktı.. İnmek ne kelime, çıkamıyorum bile.. Durakları toplu taşıma aracı sanmak yaşamsal hobim...

Nefes al.. Nefes ver..


Neyim? Ne oluyor? Ne olacak? Bilmiyorum.. Sağım solum tuş oldu, sessize aldım kendimi, sus
pus şimdi ben.. Sadece dinliyorum.. Sessizlik iyi derler de, ya sesin çıkmıyorsa ?

Birim fare.. İkim fare.. Üçüm fare.. Dördüm fare.. Beşim fare.. Altım fare.. Yedim fare..


"Kalbinin sesini dinle" mavralarına az buçuk inansam tek ses veriyordu içim.. "Durma!".. Şimdi şimdi ses vermiyor içim, ben böyle bön bön..

Sinekten korkar mıyım? Herşey bir yana küçük Sinek mide bulandırmaz, küçük İskender de karın doyurmaz..
Ayna karşısına alıyorum kendimi.. Diyorum ki; yolum yol, solum sol, kolum kol, golüm de gol değil.. İbne hakem.. Pezevenk Osman ve türlü yeşilçam filmleri ..

Zor oluyor 21. yüzyıl peygamberlerinin hayatı.. Daha kendilerine inanmıyorlar..

#1

,
♠ Çay zamanla demlenir, Cola fabrikada işlenir ..
♠ Çay sıcak içilendir, ateşlidir.. Colanın sıcaklığı zehirdir, bir halta yaramaz..
♠ Çay senin atacağın şekerler kadar tatlıdır, Colanın glikozu yapaylığından..
♠ Çay şekersiz, kendi olduğu gibi de tatlıdır.. Şekersiz Cola SIFIRdır..
♠ Cola içmek için de içilendir, fast fooddur, terlemeden sevişendir, hadi en oldusu terledikten sonra içilendir.. Çay bazen "harareti alan", bazense terletendir..
♠ Çayın kırmızısı keyif, Colanın kırmızısı satış içindir..
♠ Çay bittiğinde keyiflenir, Cola bittiğinde geğirirsin..
♠ Cola şişesine Vernel, Omo, Cif gibi türlü türlü deterjan doldurulur.. Çay bardağı yerini bilendir..
♠ Çay bardağının içi boşken de bi duruşu vardır.. Cola şişesi içi doluyken de ezilendir..
♠ Colanın tadı gazından, havasındandır..
♠ Civarda tuvalet bulamadığında Cola şişesine işersin.. Çayı içini temizlemeye içersin..
♠ Çay yerini Çin, Türk, İngiliz vesair kültürlerinde yerini almış, izini bırakmıştır.. Cola, izini bulmak için Irak a, Orta Doğu ya bakılandır..
♠ Co[a]la dala konan kelebektir..
♠ Çay içilir.. Cola d.ikilir ..
♠ İçmesini bilmezsen Çay ağzını yakar.. Cola her daim mideyi yakandır..
♠ Colayı hemen her sokağın girişindeki kuruyemişçiden, bakkaldan, vesairden alabilirsin.. Çaya emek vermeden anca bokumu alırsın..
♠ Cola her dakika reklamlarda boy gösterendir.. Çay, "Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık.... Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız..."

Günebakan

,

Anıl

,

edit piaf: ahaha.. düşünün o kadar karıştırıyorum ki bunları, balonu doldururken bile karıştırmışım.. kimse de farketmemiş.. şimdi çıkıp "yeaa bin issliindea söölicektiim" diyen olursa pis gülerim, hadi ordan derim, yüzüne bakmam.. burdan da ayıplarım isim isim..
şu bir gerçekmiş ki toplumcak biz bu işi bilmiyoruz, sendikalaşıp bu iki kelimeyi teke indirmenin vaktidir artık! kim bu yolda benimle eyy kutsal romalılar ?

# 1

,
♠ Bir arkadaşım var ki çok çirkin.. Hem içi, hem dışı.. Öyle de böyle de çirkin kendisi.. Ondan öncesi mükemmel tasarıma inanan bir adamdım ben, yıktı geçti tüm duvarlarımı, devirdi geçti birbiri ardına tabularımı.. Ben eskiden Tanrı' ya tapardım, onu görünce Tavşan' a tapir oldum.. Çok çirkin yaa..

♠ "Tencere dibin kara! Seninki benden kara!" .. Ya bunları söyleyen aynı tencere, ya da bu tek diyalog olan atasözümüz .. (kaynak: sıktım)

♠ Bir spor servisinde olsam, hakem İsmet Arzuman' ın yanlış kararlarla katlettiği bir maç sonrası en yavşak, en sinsi halimle "Ne kadar ayıp, ne yaptın ARZUMAN" başlığını atardım..

♠ Bana kara diyen dilber/Seninki benden kara!

♠ Otobüs muavinlerinin köle gibi davranmasına bir, mavi çoraplara iki! Her ikisinden de uzak durulması ve ayıplanması gerekir.. Oysa ki gelse yanıma, hafif babacan bir tavırla dese ya "Kardeş içiyoz mu bişiiler?" diye.. Hep o istikamete yol alırım ben !

♠ Beyaz çorap saflık-temizlik[!] siyah çorap güç-kuvvet-iktidar demekse eğer; mavi çorap pislikten başka bişey değildir!

♠ Konuşurken "Ş" yerine "S" kullanan kadınların gözümde daha uzun yaşadığı Kaliforniyalı Bilimadamlarınca kabul edildi..

♠ "İçinde o iyi bi çocuk o" ve "duygularını içinde saklıyoo" .. Böyle bir adamsan git içine! Demektir ki senin burda yerin yok ..

edit piaf: 2oo8 başında tutmaya başladığım Bruno adlı yol defterimin ilk sayfalarının notları bunlar.. İnflack ve Woundheir' in blog stillerine çok benzettiğimden özgünlük adına uzun süre yayımlamamayı düşündümse de engel olamadım kendime.. Çerez niyetine okuyunuz her maddemi, afiyet olsun !

Savarona

,
Kral Arthur King koca bir pasta yaptı o gün.. Koca krallığın elinde kalan son mumlar ve pötibörlerle Fransız pudinglerine karşı şato mutfağında harikalar yaratıyordu..
Davetliler birer birer gelirken, piyanist yerini her zamanki gibi kaptırmayarak cebinden çıkardığı sol anahtarlarıyla davetlilerin paslı gönüllerini açmak ümidindeydi..

Kral Arthut King, Soytarı' ya kaş göz yaparak birşeyler anlatmak isterken buldular kendilerini şato mutfağında:

- Hadi Soytarı, güldür beni biraz!
- Ya oolum sevmiyorum dedim sana, şööyle seslenme bana !
- Sevdiğimden takılıyorum ben sana Soytarı, sevmesem takılmazdım.. Hem neden benim adım "Kral Arthur King"? Çok saçma bu..
- Ambiyansı bozma hoca.. Mehmet Emin Karamehmet gibi işte..


Işıklar söndü, davetliler meraklandı, yalçın piyanist "açın lan ışığı hibnele! deliği bulamıyorum!" diye bağırdı..

***

Tutup da gitmezdim başka zaman olsa, kutupta 4 ay 4 gece film festivali yapılsa bile.. Ekerdim bir güzel, suçu da kader-kısmet gibi kavramlara salardım.. Ama şimdi olmazdı.. Gözlerindeki dört renkli ışıkları ben bu günler için paylaşmıştım..

Elimdeki sol gösterip sağ-lam para götüren dergiyi öndeki koltuğun arkasına sıkıştırıyorum.. "Ya dergiyi burada unutursam da yeni ergen muavin bulursa onu.. Boydan Salınan memelere kurban ederek saatler geçirip 'ilkedeki in iyi mıhalefiti binlağ yapiyü' derse.." diye başlayan anlık hayat senaryomu "müsait bi yerde inecek var!"larla bitiriyorum..
İndiğimde bir fikrim daha Tanrı tarafından beğenilip hayata geçiriliyor.. Bense en yakın büfeye uğramak zorunda kalıyorum..

***

- Elüü! Artur ben.. Kral olanı.. Siz kimi aramıştınız?
- Hölöö.. Artur.. Benim ben, Günün Anlam ve Önemi.. Kraliyet yokuşunun oralardayım, var mı alıncak bişii?
- Valla benim midem iyi değil Günüm, Renni attım ağzıma iki tane.. İççeksen sen bişiiler al kendine, piyanistte istemiyomuş.. Soytarı sen istiyon mu bişey?
- Oha.. Ramazan ramazan.. Sahura kalkıcaz yarın, ayıptır Kralım..

***

Bu şehrin ritmi Yo en la Prizion.. Güvercinler bir tek bu şarkı fondayken psikopat gelmiyor insanın gözüne.. Kırmızıda geçen araçları da anlıyorsun, hepsi birer Musa olmuş 5 vitesli asalarıyla ikiye ayırıyorlar Kızılay trafiğini..

Çoğu Ankaralı hayatı aktarmalı yaşar.. 10luk ego kartıyla indi bindi yapıp, 10 dakikası 2 kontörden alo alo der.. Öykünün gizli öznesi olduğumdan farkımı konuşturup 2lik öğrenci alıyorum; ama yalnızca bir kere kullanıyorum.. Ankara' da yalnız olmak dedikleri bu işte.. Herkes birer çift olmuş, kokuşuyorlar bilinçaltımın neminde.. Yiyorsa teker teker gelin 'bebe'ler!

***

- Soytarı, duymuyor musun? Belirtili Nesne Patrick i istiyor.. Ver şu Patrick i, hem neymiş o öyle?
- Sizin zamanızda olmayan şeylerder Arthurcum, işine bak sen..
- Düzgün konuş soytarı !
- Hööyt, sakalını keserim !
- Ben de kolunu !
- İnebahtı diyorsun ?
- Ööyle diyorum anam, kime bahmıştın?
- 100 yıl savaşırız bak Arthur, kan çıkar, durduramazsın .. Kral mıral demem alırım ayağımın altına !
- Tamam tamam, uzatma.. Ver şu Patrick' i..

***

Gözlerindeki ışığın yerini Shantel ve Ragga Oktay alıyor.. Işıktan mıdır bilinmez, sığamıyorlar gözlerine.. Önce kulaklarına, oradan da aile büyüklerine gidiyorlar bayramlık komşu misali.. Bu fırlama planla kız olsam ne olurdum bilemem ama, baba olsam kül yutmayacağım kesin.. Kendime bir artı veriyor, bu sırada anlamamazlıklara geliyordum.. Bir Holivud yıldızı neden dünya ahiret haberdar olamayacağı bir geyiğe meze olup, kısa zaman sonraki kıskançlık nöbetlerinde şıllık kontenjanından oyuna dahil oluyordu?

Patrick, buraya gel!

***

- Anahtarı versene Arthur, davetlileri evlerine bırakıcam..
- Gece gece gitmeselerdi tek ?
- Sen üzülme, ben varım.. Hem şatonun girişine faytonları gelir biz gidene kadar..
- Oldu o zaman.. Yalçın piyanist yatmamış olur zaten sen geldiğinde, açar o kapıyı..
- Açsaydı bugün şölende açardı Arthur' um, pislik çıkarma ver anahtarları !

***

Candan ın orada inecek var..

Sanarsın elektrikler kesilmiş şehirde, ay ışığında fil, tilki şekilleri yapıyoruz kaldırımlara.. Gölge oyunu bu resmen.. Yar bana bir eğğlence medeet! Aman, sokak lambasının izdüşümüne meze olucaz, dikkat et..

Sanatta bireyselliğe inanan yarım ağız bir entel olarak, gece yarısı sokakta çoğulcu demokrasiye karşı girişeceğim oligarşik kavramlardı satır başları halinde aklımdan geçenler.. Olsundu, elimiz armut popo mu çiziyordu yalnızca model desenlerinde? Hem her aydın mensubu olduğu kitlenin de yılmaz savunucusu, değer koruyucusuydu bir yerde .. Mesela burda .. Kaşlarım "Gökçek Asfaltı"nda yere sürtmeden geçemeyecek açılar alırken; bir yanım "midye dolma yesek fena olmaz hani" diyordu.. Sonra unutuyordu..

***

- Bu mumlar epey eksik Soytarı, ne yapcaz?
- Tut şu meşaleyi Arthur' um, kılıçla dürte dürte "2" yaparım ben bu mumu..
- Of! Elimi yaktın bee..
- Sus sus, zırloz köpek! Şölenlerde ötmesini bilirsin ama yok ağaç kütüğünden baba yadigarı kılıcı şöyle söküpaldım, latin memleketlerdeki kraliçeleri bööle vik vikledim diye..
- Imınırzını yanık gibi senin.. Sen de çek şu kılıcı az öteye de, bişeyler düşün.. Olmuyor bu böyle.. Piç ettin pastaya dördüncü mumu..
- En iyisi 3 tane mum koyalım derim ben, 7 katına tekabül ediyor hem..
- İyi fikir.. Hadi bakalım..

***

Savarona' ya geldik işte.. Ne Kral Arthur var burda, ne de Soytarı.. Davetliler çoktan kostümlerini çıkarıp evlerine dağılmışken kendimi burada buluyorum..

Savarona neydi sahi? Biliyor muydu onu? Kimdi kaptanı bu geminin ve neden gemisine bu adı koyuyordu? Yok muydu başka ad, şööyle Punk bişeyler olamıyor muydu? İleri görüşlü olduğunu bildiğimiz lider bu günleri düşünemiyor muydu?

***

- Ooo Soytarı.. Akşamcıyız bakıyorum..
- Of of başım.. Bu Sabah bunaltıcı düşlerden uyandığımda kendimi dev bi böceğe dönüşmüş gibi hissettim Arthur.. Renni vardı dün bi paket, nerde o?
- Sen geç otur kahvaltıya, getireyim ben.. Bak kim var burda, Kafka dost gelmiş tee Prag'lardan.. Acayip yazma heveslisi.. Yeni romanı için konu arıyormuş..

(bir isim bulamadım.. babamın adını verdim) AHMET

,
"Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık.... Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız..." - Chuck PALAHNIUK


Önca zaman geçecek sonra biz .. Bir beraberlik yok yani..

Sahi, kendini mi kandırmıştı? Bugüne kadar yaptıkları makarnada sosken ustalık mı zannetmişti çatalı sola yerleştirmeyi .. Ki öyleyse, şeytan kulağına kurşunlar dolası, ziyan olacaktı koca tencere.. Belki de çoktan olmuştu.. Bir gün vereceği koca ziyafetteki sandalyeler şimdiden yoklarla dolmuştu..

Uzaktı.. Sanki hayat, arkası boş, yükü ağır olmuştu.. "Maşallah" dedi içinden.. Gidişine hasta olduğu yollar bir derece kabuldü de, duruşuna hasta olacaklarla gireceği homojen ilişkileri düşünmeden edemedi.. "Maşallah" dedi tekrar, utandı, üçlemeyi içinden bitirdi..

Baş Parmak mevzuyu senin işin değile getirerek "sen otur" dedi İşaret Parmak' a.. Esme de saygı duydu kardeşlerin kararına, aile içine karışmak olmazdı.. El etti otoyoldan geçenlere.. Geçenlerde ettiği Allem ve Kallem geldi aklına.. Ne yapıyorlardı sahi onlar ? Allem bir ofiste sigortasız işe başlamış, Kallem de turistlik bir otelde animatörlük yapıyor haberini almıştı.. Durumu hayatta her şey olura bağladı, duramadı, birşey de olmadı..

İzlediği onlarca yol filmi geldi aklına.. Bir o kadar da sayfalarca kitaplar.. "Yeşil" gibi varlığından şüphe edilen renklerle doluydu onlar.. Oysa griydi hep yollar, kirliydiler, tozdular, topraktılar.. Kandırılmıştı işte yine.. Herkes yapsa iyi, milyon dolar bütçeli filmlerin oyunu az koymuyor değil!

Hayatından bir sıfır attı.. Siyahtan başlayarak grilere bulandı.. Yedi rengin pamuğuydu, ateist ve saygısız örümcek ağlarına dolandı..

Zor oluyor 21. yüzyıl peygamberlerinin hayatı..

Komşu Komşunun..

,

Yazlıktaki yan kamşunun yanındaki evin sahipleri sadece cumartesi - pazar geliyorlar.. bizse koca haftayı burda geçirip, ne hikmetse hafta sonları başka yerlere gidiyoruz.

Yan komşulara çay içmeye gitmiştim, yeni geldim.. orda açtı mevzu mevzuyu.. yücel amca(yan komşu) "bizim bu yandakilerin de bi kızı var maşşalllah(ben değil.. yanlarındayım ama ben değil.. öbür yanı) sarı saçlı, çerkez, çok güzel maşşallah Allah nazardan saklasın" diye bi oltaya laf attı; öyle de devam etti muhabbet ..

Şu göktengri nin unuttuğu yerde estetik bir doğa olayına hasretken duyduğum bu laf beni kör kuyularda merdivensiz bırakıp, bilinçaltımın en pis dehlizlerine iteledi.. algımın kapılarına sabo terlik sıkıştırdı.. seneye de girerim diye büyük tuttuğum hayat boşluğumu posta gazetelerinin buruşuk bulmaca sayfalarıyla doldurdu..

Bir zamanlama hatasının nelere mal olduğunu gözler önüne serdi Yücel amca.. Çitlediğim çekirdikleri önüme serilen hatanın üzerine tükürdüm altta kalmamak adına..

Bi kere de geçirsem ya hafta sonumu şu yazlıkta!

Bi kere de atsam kendimi parka, potaya !
Bi kere de oynadıkları top gelsin düşsün önüme..
Bi kere de kalakalayım orda..
Bi kere de "atmayı düşünmüyor musun?" desin bana..
Bi kere de "düşünüyorum aslında.. düşündüğümden atmıyorum belki?" diyim..
Bi kere de "cins misin arkadaşım?" desin bana ..
Bi kere de "şimdi ben atarım da, siz nasıl oynacaksınız bilemiyorum bunla.. hayır, yolda görsen bomba sanıp karakola koşarsınız.. kames top bu.. zordur, zorludur.. " desem..
Bi kere de "yaa demek nasıl oynayacağımı bilemiyorsun ha.. gel de bir görsel verilerden yararlanarak görmüş, öğrenmiş ol" dese..

Bi kere de "hadi bakalım.. ağzınızın ve hücrelerinizdeki sevimlilik organellerinin çalıştığı kadar elleriniz çalışıyor mu bakalım" desem..
Bi kere de "çok zeki, ama çalışmıyor.. çalışsa yapar" dese..

Bi kere de gülsem.. dursam.. sonra yine gülsem.. "bizim ki de çok zeki ama mal.. zaten bu senede kalsın tornacıya vericem" desem..

Bi kere de gülse.. dursa.. kendi lafının daha komik olduğunu düşünüp tekrar gülmese ama aramızdaki muhabbetin hatrına tatlı bir tebessümde bulunsa.. sonra gıcık mıcık ama tatlıymış da" dese içinden..

sonra sussa.. sussa ve sahada konuşsa..

Bi kere de yensem şu toplu sporlarda, saha içersinde yaptığım pek güzel hareketleri toplu sonuçlarda da sağlasam..

Bi kere de yenilgiyi kabullenmese..

Bi kere de o sevimlilik hali yerini ismin -den haline bıraksa.. ünsüzler benzeşse bir kerecik, sert sessizler yumuşasa.. potadan parka doğru koşsa, "sitenin etrafında en hızlı kim koşacak" dese ..

Bi kere de koşsam.. koşarken de sakız çiğneyebilsem ama o sakızı yuvarlayıp sağ ayağımın dışıyla gelişine vursam.. konuyla ve durumla alakası olmasa, ama yine de yapsam.. sonra bir deparla yanına yaklaşsam.. "madem bu kadar yapabildiğin şey var, neden bu göktengrinin unutmaya çalıştığı fakat bir türlü unutamadığı yerde harcıyorsun zamanını?" diye sorsam..

Bi kere de tek solukta diyebilsem tüm bunları, kesilmese sesim, "hnnnffss hnnffss"lardan arınsam..

Bi kere de "bilmem.. peki sen neden burdasın?" diye sorsa..

Bi kere de "burası derken? yanındayım şimdi, koşuyoruz beraber.. birazdan seni yine yendikten sonra çirkefleşip çirkefleşmeyeceğine emin olamasam da; güzel bence burası.. bu pis yerde kafadengi birilerini bulmak pek hoşmuş gerçekten" desem..

Bi kere de daha gülse..
Bi kere de daha gülsem..
Bi kere de daha depar atsa.. yenilsem..
Bi kere de çirkefleşse.. "nooolduu nolduu" dese..

Bi kere de çözülse dizimin bağı, ama onlara hiç pas vermeyip ayakkabılarımın bağıyla uğraşsam.. o esnada başımı düşürerek sorsam, "sporda kaybeden nerde kazanıyordu?" diye..

Bi kere de dursa.. durup da dese ya; "burda" diye ..

işte yine gidiyorum

,
Cezayir asıllı fransız öpücüklerinin, bira ve çayın sulandırdığı mide asitlerinin, sarılarak karşı pencereye uçuşturduğumuz pirelerin ömrünün ayrılık kavramına devredilişi bugün..
Adem in dünyayı terkedişi, Havva nın elma bahçelerinde kayboluşu..

İki dağın birbirine küstüğü, dağlardan birinin kırk fare doğurduğu, kimsenin hiçbir şeyden haberinin olmadığı, akreple yelkovanın üst üste geldiğinde sevgililerin birbirini düşünmediği bir zaman dilimindeyiz..

Kalbimin son kullanma tarihi gelmiş, artık istesekte karnımızı doyuramayız!
Kalbimiz doymuş, tanrımıza hamdolsun, tabaklar kırık, milletimize hamdolsun, şimdi kadehler bomboş..

Afiyet olsun..


Yazının icadıyla bugüne kadarki diğer ayrılıkların yanına bırakıyorum kırkı çıkmış sevgimizi, ikimizi aynı harflerle içine alan telefon rehberimizi, empati yoksunu triplerimizi.. Aramızdaki tüm veri transferlerini ikimizden başkasının anlayamacağı şekilde dillendirecek sembolist bir şair olamadım belki, ateist bir mümin, marksist bir Gestapo olamadığım gibi.. Dinle beni sevgili ülkem, dinleyiniz sayın ilçe milli eğitim müdürüm ve yüce romalılar! Ses veriyorum, korkma!!


Yerindedurmaz bir çocuktum kendi zaman dilimimde.. Öyle böyle değil, hiper aktiftim diyorum..Evde kendi imkanlarımda demokrat bir sol açıktım..Beşebeş mahalle maçlarında platonik golcülük oynardım.. Yarım saatliğine dağılırdı eşraf, herkes doğru öğle yemeğine.. Canı sıkılan bense doping niyetine mutfağa koşardım.. Alelacele stoklardım buzdolabını mideye, yoğurdu pilava boca eder, tabağımı bitirmeden kaçardım.. "yarım bırakma tabağındakileri" derdi annem, "arkandan ağlarmış".. aklımda mahalle maçı, yetişmem gereken bir oyun ve bacağımı şişirirme bedeliyle atacağım goller dururken gözüm ne görecek başka? "doydum işte.. bitirdim, gidiyorum" deyip koşardım..


Bitmeden gidiyorum bu sefer, seni de bitirmeden gidiyorum..
Önümde bir beraberlik.. Yarım kalmış..
Arkasında küçük bir kız.. Arkamdan ağlarmış..

bir gün karşılaşırsak

,
"bir gün karşılaşırsak yine seninle
bir an baksam da sana özlemle
benden eski sevgiyi bekleme"

(gökhan abur/bir gün karşılaşırsak)

1975.. doların dolar olduğu sene.. (bir dolar yaklaşık onbeş türk lirası edermiş o zamanlar)

Türk popu böyle bir yıl görmüş müydü a dostlar?
delisin, ah nerede, gençlik başımda duman, malabadi köprüsü, nerelerdeydin, aşk dediğin laftır, estarabim, bim bam bom, sen mevsimler gibisin, sen gidince, tamirci çırağı ve daha bir sürü şarkının doğum tarihidir 1975..

Trt, Eurovision' a katılma kararı alınca Türkiye elemeleri için genç şarkıcılarımız "hoca cumaya yetişir di mi bunlar?" gazıyla vermişler kendilerini sanata, vermişler müziğe .. la minörler, fa diyezler, sol anahtarları üsküdar' dan boğaza bakınca rahatlıkla görülebiliyormuş o zamanlar, yaa yaa..

O yıllardan bir ses işte
Gökhan Abur.. Eurovision şarkı yarışması Türkiye elemelerinde göğsünü siper ederek finale kalmayı başaran, şimdilerin tok sesli ntv hava durumu sunucusu.. zamanının saman alevi şarkıcısı, meteoroloji mühendisi, enternasyonel alanda ülkemizi temsil etme hakkını semiha yankı ya kaptırmış zat ı şahane.. şimdilerde bir çoğumuz onu "İyakjamlaar değerli seyirjiler" gibi j aliterasyonlarıyla tanıyor, televizyon ekranından..

Yazıdaki görselin altında geçen söz
gökhan abur a 75 yılı eurovision türkiye finalistliğini getiren "bir gün karşılaşırsak" şarkısından.. şarkının sözleri çiğdem talu ya ait.. şaka gibi gerçekten.. on sene içerisinde unutulup, yıllar sonra televizyonlarda balkanlardan gelen soğuk hava dalgası muhbirliği yapan gökhan abur a kaderin söz yazarları yazmış sanki şarkıyı..

1977 senesine gelelim, gene gökhan abur da durup "
yasak aşk" şarkısına kulak verelim..

Sözlerini
bülent pozam ve deniz banoğlu yazmış.. girişteki melodiyle insanı şarkıya hapsedip, 3 dakika 03 saniye boyunca sözleri yalnız bırakmayan müziği ise selmi andak icra etmiş; ki kendisi bu şarkıdan sonra en asil duygunun insanıdır benim gözümde..


boomp3.com

(pireli yazılara daha güncel ulaşmak ve diğer arkadaşlarımın yazdıklarını/çizdiklerini için pireliblog adresine bekleriz..)

ne var sanki sonunda

,
Bir ses var duyduğum.. O sese uyanıyorum..

Telefonun alarmı? Zil sesi? Polifonik matkap gürültüsü? Otobüsün gerçek sesi?
Değil ama, değil hiç biri.. Gel gelelim yıllardır biz yukarıdaki seslere uyanıyoruz(vahiy? yok yahu!). Efendim insanların yozlaşması, 21. yüzyılın kifayetsizleşmesi, iktidarın basiretsizleşmesi, ünsüz sertleşmesi gibi yerlere çekecek değilim mevzuyu; konu başka..

Birkaç zamandır mp3 formatında geçiriyorum günlerimi; yaşam kalitesi düşük ama dolu dolu, eğlenceli (tam ülke meselelerine girizgah cümleler kuruyorum haa).. İki elimin işaret parmaklarını kulaklarınıza sokup dinletmek istiyorum müziğimi müsadenizle.. belkide bu yüzden yazıyor çiziyorum.. duyuyor musunuz sahi ?

“Birazcık umuut yaşatan bizlerii.. yarını bekleten birazcık umuuut..” demiş bir şair, yok, Ayten Alpman.. çatlak, patlak, yusyuvarlak hoparlörlerden dolup taşan; bardağın dolu tarafını insanın yüzüne çarparak güne başlatan ses: Ayten Alpman söz: Kaderin Senaristleri müzik: Doğa Ana & Şehir Baba .. Albümün kapağıysa kocaman bir ayna.. (ayna(grubun)daki gözlüklü kel? yok canım, başka albüm bu bahsettiğim) *

Taş Plak Figüran Kahvehanesindeyim.. En hiper aktifliğimle, en parlayan gözlerimle, en dikkat kesilen kulaklarımla mesaideyim o gün.. Postermiş, plakmış, eski kameralarmış, “reca”larmış hepsi benden sorulacak sanki.. Gözüm tanıdık albüm kapakları arıyorken, kulaklarım bildik tınılarla pas atıyor gözüme, kalbim vuruyor, gol oluyorum..

Ben, şehrin adamı, en yeni aşığıyım.. Masmavi gökyüzü, yemyeşil tepelerin çıktığı çocuklardan farklıyım.. Ben yağmur kaçağıyım, Attila İlhan dan miras dünyada..

* birazcık umut şarkısının sözleri ülkü aker' e ait.. 1975 yılında doğmuş bu 45lik..

(pireli yazılara daha güncel ulaşmak ve diğer arkadaşlarımın yazdıklarını/çizdiklerini için pireliblog adresine bekleriz..)

kelimelerin ayrı eve çıkma tripleri

,
Şimdi kalkıp kelime bulacam, o olacak.. Belki cümle de kurarım, kim bilir?

Daha ben almadan adı ECCO PIGMENT konmuş kalemime davranır; tüm bu etrafımda dolaşan, beynimden geçen, oksijen niyetine kullandığım,
sabah sesine uyanıp gece masallarını dinlediğim kelimelere birer birer özgürlük veririm, kim bilir?

Hayır, şiir filan yazdıramaz hiç bir güç bana!
Yazarım; bittiğinde kaçar gider ellerimden.. Başkalarına konar, bulamaz sonra yolu.. Yanlış hoşlaşmaların, birine benzetmelerin,
paslı çilingir sofralarının genç golcüsü olur; sırasını bekler sabırsızca sırada, sıradan..

Bak görüyor musun, şimdi de beni beğenmiyor kelimeler!
"Yeter"miş, "buraya kadar"mış, duramayacaklarmış artık içimde.. Kaçıp gitmek istiyorlarmış benden, en beyaz zeminlerin
en karaktersiz yazım karakterleri olacaklarmış.. Nasıl da geçiyor zaman? Sahi, ne zaman büyüdüler bu kadar?

Herkes ben değil, karşılıksız sevsin kelimeleri.. Sıcacık yuvalarını bırakıp bozkırın ortasına dalacak, kutuplarda balık olacaklar..
Kaçacaklar ağzımdan, onları tutan olmayacak.. Büyüdüler de paragraf oldular başıma!

El vermiyor içim.. Kelimelerim koca adam oldular.. Gitmek istiyorlar işte, durdurabilene "
aşk olsun"!

hayat bir oyun, insanlar oyuncak, bitermiş çabucak

,
Ben önceden çok pis kanardım.. Daha ayaklarım basmazdı yere..

Migros alışveriş sepetinde mini minnacık bir meyve ya da kutu kola.. Daha da fazlası değildim o zamanlar.. Yaşımı küçük göstermek için “bilmemkaç,99” da yazmama gerek yoktu..

Marketin çevresini yedi kere tavaf etsem yeterdi, en kutsalından bir yerdeydim işte..

Ben önceden çok pis kanardım, gerçekten!
Her defasında “bu sefer farklı” lafına itikat ettim bilinç altımın.. Ona da güvenmeyeceksem kime güvenecektim? Diğerleri gibi değildi o; güzeldi ve farklıydı..
“Uzun sürecekti” bu sefer, öyle yarım kalmayacaktı, bırakılıp gidilmeyecekti.. Sıkı sıkıya tutuyordum, düşürmüyordum ellerimden.. İhtimal bile vermiyordum ayrılığa, “Bu güne kadar yaşamamıştım böyle bişey”, benimdi işte, yanımdaydı ve hep benim olacaktı.. Bırakmayacaktım hiç, ellerimden uzaklaşsa biraz bağırıp çağıracak, etrafı ayağa kaldıracaktım..

Ben önceden çok pis kanardım.. Bahçe duvarından düştüğümde mesela, iğde ağaçlarına salıncak kurarken ... O zaman da farklıydı.. Geçen sefer düşmüştüm daha ne? Öğrenmiştim işte salıncakta sallanmayı.. hem şimdi sıkı sıkıya bağlı ipler, bu seferki farklıydı..(sonuçsa hep aynı)
Dizlerimin üstüne düşerdim hep, düştüğüm yer sabahlara kadar kanardı.. Biri iyileşmeden diğeri başlardı..

“Bu kadar yeter” dediğinde kaldırdım dünyayı kış uykusundan.. Kararlıydım bu sefer, elimden bırakmayacaktım..Bir kere almıştım işte, nerede görülmüş geri vermek.. Ben bırakırsam başkası alırdı sonra, dayanamazdım..
Bundan böyle benim olacaktı han,? Nasıl bir “eşşek yalanı”ydı bu, yapılır mıydı ulan bana?

Ayaklarım yere basmazdı o zamanlar, bu yüzden alışveriş sepetinin içinde otururdum.. Oyuncak reyonuna geldiğimizde “buuuğğ, buğuuu” diye gösterdiklerimi bir bir sepete koyardık.. Her seferinde şaşmazdı bu olay, dört tekerlekli sepet ağzına kadar oyuncakla dolardı.. Alışveriş bitene kadar eğlenirdim bir güzel.. Eve gittiğimde bir koşu alt komşumuzun torunu Emre' ye gösterecektim hepsini ama, ööle dokundurtmayacaktım..
“Ver hadi onları, bırakalım yerine.. Gidiyoruz!” derdi bir ses sonra, tahminimce babamdı.. Ben daha olanlara anlam veremeden, “nassı yani”lere gelemeden aldığımız oyunları, x-man ve arabaları yerlerine teker teker bırakırdık.. Ortalığı ayağa kaldırsam da fark etmez; bir oyuncağı bin çocuk ister, bir tanesi alırdı.. Biliyordum ama, sevmeyeceklerdi onları benim gibi..Canları sıkılana kadar oynayıp, sonra diğerlerinin yanına atacaklardı..

Satınalmasız çıkıştan bambaşka tesellilerle çıkardım; bir dahakine alacaktım..daha güzelleri gelecekti..bayrama ne kalmıştı ki şunun şurasında..dünyadaki tek oyuncak o muydu hem?

* * * *

- "Züğürt tesellileri geçmiyor bu dükkanda oolum, P çarpı V, eşittir, N çarpı R çarpı T! Bilim denen bişii var sonuçta.. "
- ...
- "İçimde bi taraflarda bööle kediler tırmalaşıyor.. İnanmıştım lan, bu sefer farklı demiştim..
Bişii söyle hoca, ses ver, ne daldın ööle? Ben kaç saattir anlatıyorum senden bi kelime çıkmadı..
Hiç bööle sevdiğin birisi oldu mu, söz filan verdi mi bööle?"


Bir şeyler söyleyemedim ben, sustum her zamanki gibi.. Çayım bitince apar topar kalktım..
Ben önceden çok pis ...

bil' in çakışı

,
senle görüştükten sonra farkettim ben de, 1-2 şey yazmışım sadece geçiştirmelik..düzelttim sonra.. yazdım herbir şeyi.. feysbuk sayfama.. bi baktım, sayfa odam gibi, dağınık hep.. annem oldum sonra.. kızdım kendime.. "bu ne" dedim.. "bok götürüyor odayı".. sayfayı yani.. "sayfanı açta biraz havalansın".. açtım sonra.. çok yer açıldı..açılan yere birşeyler koydum..sonra geri dağıldı.. ders çalışmam gerekiyordu, zaman geçirmek için sayfamı topladım.. gösterdim anneme, bak dedim, dişimide fırçaladım "hoohh" yaptım.. "afferim" dedim.. uyudum..

dizim

,

“Şimdiden bu kadar ağlarsa ...”

Susmuş ve kalmıştı işte, devamını getirememişti bir türlü..


Elindeki plastik bardağın kahve dolu kısmı(olumlu olan) azaldıkça, şeffaf kısım hastanenin rengiyle doluyordu.. Şöyle bir havaya kaldırıp “Bukalemun gibi şu meret, nereye tutarsan orayı gösteriyor” dediğinde kimse onunla ilgilenmedi; her biri başka elinin başka parmağından başka biçimde tırnak kemiriyordu..


Çok ağlıyordu ama, çok.. Gelir gelmez sevmemişti işte dünyayı..


“Hemen de büyürler, gözünü kapamaya fırsat vermeden.. Bi bakmışsın okula başladı derken, yanında bir herifle gelir de anlayamazsın olanları..” Kolay mıydı kız çocuğu büyütmek? Sıfatlar sıralanıyordu gözünün önünde bir bir; belirtme sıfatları.. “Zor” geçiyor şimdi, şeridin ortalarına doğru “Masraf”lar gözüküyor.. Her daim geçiyor ama “Sabır”.. Durum zarfları aldı yerini sonra..
“Gizli Özne”si olacak yakında, söylemeyecek hiç.. Şimdi bizi de beğenmez ..
Saçları da uzayacak ama, ipek gibi olacak..


Bırakmam ki onu kimseye, işten eve gelene kadar baksa annesi kâfi.. Saatler nasıl geçecek bilmem, ya o beni bekleyecek mi? Apartmana girişimde anlayacak mı ayak sesimden, koşacak mı hemen kapıya?
Ya kapıyı görürse, görüp öğrenirse? Açmak isterse sonra, açıp evimden kaçmak isterse? Giderse ya da, gidip de geri gelmezse? Başka bi şehirde okursa, başka bi yerde olursa ....
Duymazsa ya beni?
Dizime mi söyleyecem ben onu sevdiğimi?
Ya sesim çıkmazsa ?



(mutlu yıllar esma.. hep beraber yaşlanalım..)

Babam' a(nkara)

,
iki şeyi sevemedim şu hayatta; biri babam, diğeri ankara..

en ufak fırsatlarda kaçtım ikisinden de.. en ummadık amcalara baba diyebildim, en mavi şehirlerin vergiden muaf hemşehrisi saydım kendimi.. zannettiler ki çok sevdiğimden baba dedim onlara, çok sevdiğimden geldim şehirlerine..
hepsi yalan, her biri birer palavra..

kaç yıl geçti, hala ankaradayım.. hala babam var yanımda..
ve sadece iki şey karşılık bulamadan, birşey beklemeden yanımda oldu;
biri babam, diğeri ankara..


ikisi olmak istemedim hiç, bir kere bile sevdiğimi söyleyemedim bu sebep..
ankara gibi yorgun, babam gibi kaldırım taşları eksik ve paramparça..

ege yi düşünmek

,
“rüyamda seni gördüm
ankara'dayım tabii 1 günlüğüne..
ama İzmir gibi daha çok.. garip garip şeyler oluyordu

-mesela?

gizemli evler falan vardı.. sonra sen yabancı gibiydin
falan filan”

Rüyalar ihtimallerdir benim için, yaşadığımız bir olayın kelebek etkisiyle varacağı güzergahlardan herhangi birisini görebileceğimize inanırım.. Ve o kadar ihtimal gerçekleşti ki..

Bir başkasının rüyasında, bir başkasının ihtimalinde oynadığım bir başrol; ve ben bu başrolü kendi zaman dilimimde haftalardır oynuyorken buluyorum kendimi, gizemli evin yabancısı olarak..

Ah, söyleyemedim bu ihtimalin üzerinde olanca ağırlığımızla oturduğumuzu haftalardır.. Söyleyemedim gözlerinin önüne serilenin ihtimal değil, o gün olduğunu.. Söyleyemedim ne soysuz olduğumu haftalardır..

Günah çıkarmaya çalışmıyorum peder, lütfen hikayemi dinleyin!

Soysuz bir masalcıyım ben, sopsuz bir çizerim; kalemimle lekeler, parmaklarımla sıvarım.. Dudaklarımla geçiştiririm bir süre, ellerim bozar tekrar onları..

O kalp o kadar ağrıdı ki, o kadar acıttım ki onu, zannettim ki kalemimle yeşertirim tekrar kalbini- ve evet renk körüyüm.. Taşırırsam eğer bir gün, parmaklarımla düzeltirim, dudaklarımla geçiştiririm hasretini … öyle sandım ben, evet! Ve hayır, ben günah çıkartmıyorum!

Tek odalı kalbime kaç kişiyi sığdırabilirdim aynı anda? Misafirin umma hakkı nedir ki konut sahibinin yanında?

Bir ihtimal de ben gördüm aynı gün.. Ve sustum..
Şehrime gelmiş..”İşim var, yarın görüşelim” demişim ben de keyfekeder.. Oturmuşum öyle boş.. Yarın gelmiş, ama o gelmemiş bu sefer.. Numarası duruyormuş o sıralar demek ki, sarılıp telefona aramışım meraktan, “böyle mi tutuyorsun verdiğin sözü” diyecekmişim herhalde, bilmiyorum. Annesi açmış telefonu, O’ nunla görüşeceğimi söyleyince “Şehre dönerken kaza geçirdi.. Yoğun bakımda şimdi.. Gelme!! Gelme sakın!! Sensiz daha iyi o, iyileşmesini istiyorsan gelme!!” demiş..

“Bir cevap vermeyecek misin?” dediğinde konuşsaydım eğer, sesim çıksaydı yani, derdim ki “Gelme! Gelme sakın! Yaşamak istiyorsan gelme, atma adımını şehrime!”

Biliyorum dinlemeyecekti beni, ve biliyorum ki gelecekti..

Rüyalar ihtimallerdir benim için, yaşadığımız bir olayın kelebek etkisiyle varacağı güzergahlardan herhangi birisini görebileceğimize inanırım.. Ve o kadar ihtimal gerçekleşti ki,
bir ihtimalin daha gerçekleşmemesi uğruna, bir masal daha bitti o gün!

bilmediklerimi ararken

,
Burada kimse tanımıyor beni ve tahmin edemiyor nedenlerimi, neden geldiğimi.

Bilmediğim bir yerde, bilinmezlerle yüklü yüzlerde, o yüzlerle konuşuyor buluyorum kendimi ve bir bir anlam yüklüyorum herkese, her yüze. Her konuşmadan sonra bir anlam hayat buluyor bir bedende; bir gülüş bir anlam, bir hüzün bir anlam, bir umut bir anlam… buluyor yüzlerde. Ve ben; artık anlamsız şehirlere anlam yükleyen bir kahraman olmuşken buluyorum kendimi, aradığıma bir adım kalmışken, daralmışken mesafem, birden anlamlarıma takılıveriyorum.

Anlamıyorum, neden burada olduğumu, ne yaptığımı ve kim olduğumu bilmiyor, anlamıyorum; anlamlandırıyorum.

Yola çıkmama bir saatten az kaldı. Nerdesin? Aradığım mısın?

Hüznümü ve geceyi bıraktım geldiğim şehirde. Şimdi başka bir şehirden kalkıp, hiç sahip olamadığım ama bana ait olanları almaya gidiyorum; gelişini unuttuğum eski gidişlerim gibi.

Aradığım kişiye şu anda ulaşılabiliyor mu? Lütfedip daha sonra tekrar mı denesem?

Bu otogara da yalnızlık yüklüyorum ve terk ediş. Başka bir anlama gelemez çünkü bura. Yirmi üçüncü peronun camına sırtını yaslamış, başı avuçlarının arasında ve dizlerine doğru eğilip hıçkırıklarını bastırmaya, gözyaşlarını dindirmeye çalışan bu adama da kaybedişi yüklüyorum. Şimdi belli bir anlamda, henüz keşfedilmiş bir ekolde, daha önce hiç duyulmamış bir makamda yer buluyor adamın gözyaşları bu şehirde.

Yola çıktım. Nerdeyim? Ne arıyorum?

(resim: özlem kalkan erenus)

bir garip imgeler

,
Sevgilim, senle ben, asgari ücretle çalışan bir babanın akşam televizyon karşısında kurulup eşine “çoraplarım nerede benim” dediğinde “nerede çıkardıysan oradadır” cevabını almasına neden olan çoraplar gibiyiz. Sen yatağın altına fırlatılmış, ben kanepenin kenarına sıkıştırılmış.


Tanrı nın unuttuğu bir çamaşırhane değil midir zaten hayat? Renkliler, beyazlara hep zarar verir.

Yıllarca ayakkabıların içinde unutulduk, ezildik-büzüldük, dayanamadı birçoğumuz, çok ilmek kaybettik çok.

Asgari ücretli çalışan babanın eşine “git getir lan şunları” diye çemkirmelerinde ümitlendik hep, kavuşacağımız günün heyecanı üzerine.

Sevgilim, senle ben, asgari ücretle çalışan bir kocaya sahip kadının Remzi Tuhafiye’ ye gidip “kardeş şunların naylonsuz olanından versene” dediğinde “buyur abla” cevabını almasına neden olan çoraplar gibiyiz. Rahşan’la Bülent, pembe ile panjur, yat ile kat, msn live ile mediaplayer gibi...

Kısacası; kafası güzel olup, gecenin bir yarısı eve dönen asgari ücretle çalışan bir babanın gördüğü objeler gibiyiz. Bizden başka milyonlarca türdaşımız olsa bile, yan yana anlam bulan çiftlerdeniz.

adubaba kavuşmaz insan insana kavuşurmuş

,

Artık kesin be kesin aynı dili konuşmadığımızı düşünüyorum.

"Abi Türkçe dünyanın en zor dillerinden biriymiş, bi de Caponca" lafına itikat ediyorum. O kadar kötü durumdayım, var gel gerisini sen hesap et.

* * * * *

"ıÜükatı cisim formüllerini tekrar etmeli miyim bu saatten sonra" dediğinde anladım ben; ben de seni seviyorum.. O anda kaç senedir elimi bile sürmediğim fizik kitabımı açıp, katı cisimlerin formüllerinin bir yerinde adlarımızı bulacağıma öyle inanmıştım ki..
Küp ne ulan küp ne? Nerede Berşan yazıyor, hangi ivme hesabında geçiyor senin adın?

* * * * *

Yok ben inanmıyorum senle aynı dili konuştuğumuza.

Ya da içini boşalttığın seni seviyorum laflarını gözyaşlarımla doldurmaya çalıştığıma akıl sır erdiremiyorum. O kadar kötü durumdayım yani, var gel gerisini sen hesap et..

* * * * *

Ural-Altay dil ailesinden konuşmuyor muyum yoksa?

Gözaltı torbalarımın şişmesinden mütevellit çince, japonca veyahut aragonca konuştuğumu düşünüyorum bazen.. Zaten küçükken simitçilere hep "adubaba" dermişim.. Senin hiç simitçiye adubaba demişliğin var mı ki; sana seni seviyorum dediğimde bana seni seviyorum diyeceksin? Simitçiye adubaba demeyen anlamaz zaten benim yaşadığım duygu buhranını..


(ne zaman yazmışım bunu, hatırlamıyorum.. iyi ki yazmışım ama; ne güzelmiş.. ne güzel?.)



daha 17, 17, 17 ...

,
eğri oturup doğru konuşayım; bunca ay "ya doğum günümde birinin çıkıp 'iyi ki doğdun berşan!' demesi bana çok gudik geliyor.. gerçekten.. yarım ağız alışkanlık lafları hep.. oysa 24 Nisan' da çıksa dese ya biri 'berşan ya.. iyi ki doğmuşsun.. hey gidin' daha mutlu olmaz mı insan? daha samimi değil midir?" diye..

Sonra hissettiklerim bana bu lafı bir bir yedirsin dün..

hani aklının ucundan yemek geçmez hiç.. arkadaşın ekmeğinden bir ısırık alınca kazındığını anlarsın ya sonra midenin.. gider saldırırsın kantine.. o hesap.. baktım güzel şeymiş bu, "gideyim kutlayayım günümü.. yurdun dört bir yanında pasta şeklinde toplar döktüreyim.. duvara 14 pare top atışı yaptırayım!" dedim.. yaptım da..

aptal kulusu

,

trt2 de yayınlanan bir kültür programının powerpointle yapılmış, alakasız kırmızı yazılan program isimlerinden kopup; cnbc e dizilerinin siyahın üzerinde değer bulan beyaz alt yazıları olamayıp; kral tv nin tırt izleyici mesaj şeritlerinde buluyorum kendimi..

o son mesajı göndermeyecektim..

"beş para etmek goncalara açtırttık gülümüzü soldurdu günümüzü.. yozgattan kürşat" diyor.. Kürşat, kardeşim.. Sana sesleniyorum.. Ulusa sesleniyorum.. İçime sesleniyorum.. Konuşuyorum ya habire, bir ses duymuyorum.. Kürşat? Dinliyor musun beni?
Çankırıçorumlevyeyikorum Kürşat!

"bu sene şampyon yazılır adımız, ölümüne koşarız biz aslanlarız ankaradan bulut" diyor..
Bulut, yiğidim.. Mevsiminin adamı olamayanlardanız biz, burcuna paralel evrenlerden gelen atomaltı parçacıkları misaliyiz.. Bu laftan birşey anlamayanlarız..
Sana sesleniyorum Bulut, çek git tepemden.. Her an bir tas alnının çatına fırlayabilir; inan o yüzden!

Kumandayı buluyor sonra Tanrı.. Birkaç kadının sesinde çınlıyorum..

"gitti de gelmedi it herif! yuvamı dağıttı yuvamı.. çoraplar bir yerde, atletler başka yerde" diyor..
Adını bile vermek istemeyen bir ablamız.. Kaç para aldı da geldi oraya bilmesem de, yarısına saatlik yollar geçirebilirdim.. Ne yapayım, İstasyon İnsanı vasfımı yerine getirmem gerek benim de..

İnanmıyor Tanrı seslerime.. Kararan bir ekranda patırdayan elektronlar oluyorum..

türkiye de hastane gerçeği

,
(birkaç sene önce yazdığım bu yazı ilk olarak sevgili abim mustafa akyol' un sitesinde yayımlandı.. sonra oradan üç beş forum kaynak göstermeksizin sitelerine ekledi.. eklemekle kalmayıp altında türkiye nin durumu hakkında epey bir tartışmaya girdiler.. bir baktım yazım iyice benden kopuyor, en iyisi ben neredeysem peşimden gelsin)

Muhabir : Hastaneniz açılalı 9 gün olmasına rağmen enfeksiyondan kaybettiğiniz 12 hastanın nedeni nedir efendim?

Başhekim : Namusum, şerefim ve hedefim üzerine yemin ederim ki hiçbir şey bilmiyorum.

Muhabir : Çok garip gerçekten... Hedefiniz?

Başhekim : Sağlık bakanı olacam efendim büyüyünce...

Muhabir : Anlıyorum... Peki neler yapıyorsunuz hastanenizde hastaların iyileşmesi için?

Başhekim : Öncelikle acil şifalar diliyoruz...

Muhabir : Örnek bir davranış... Tedavi olarak?

Başhekim : Dua ediyoruz.

Muhabir : Anlamadım?

Başhekim : Dua ediyoruz efendim. Bunda garipsenecek ne var anlamadım. Allahr17; tan şifa diliyoruz...

Muhabir : Bu mudur yani? 6 sene bunun için mi okudunuz?

Başhekim : Yok biz 4 sene İmam Hatip okuduk...

Muhabir : Hadi yaa! Ee nasıl doktor oldunuz?

Başhekim : Doktor olduğumu kim söyledi efendim? O sizin hüsnü kuruntunuz. Ben bu işletmenin müdürüyüm. Başmüdür.

Muhabir : İşletme?

Başhekim : Hastane yani...

Muhabir : Anlıyorum... Daha doğrusu anlamıyorum efendim, anlamış gibi yapıyorum... Ee peki steril bir ortam lazım hastanelerde. Sizin işletmeniz bu yönde ne durumda?

Başhekim : Mükemmeldir efendim. Ohoo... Neler yapıyoruz neler...

Muhabir : Neler yapıyorsunuz?

Başhekim : İman ediyoruz.

Muhabir : Nasıl yani? Nedense (!) bunu da anlamadım...

Başhekim : Efendim "Temizlik imandan gelir." diye bir söz vardır. Bilmiyor musunuz yoksa?

Muhabir : Biliyoruz tabi ki...

Başhekim : İşte biz onu yapıyoruz.

Muhabir : Ne diyeyim... Allah akıl fikir versin...

Başhekim : Valla biz onu psikoloji servisinde söylüyoruz.

Muhabir : Allah belanızı versin!

Başhekim : Biz onu muayene ücretini ödemeyenlere diyoruz.

Muhabir : Ben size neler derim de işte, yeri burası değil... Annenize selam söyleyin efendim...

Başhekim : Aleyküm Selam...